h1

Mutlu olmanın bir yolu

Haziran 14, 2007

MELİH ARAT

“Mutluyum” diyen kaç kişi vardır şu dünyada? Zenginim diyebilecek çok kişi olmasına rağmen “mutluyum” diyebilecek insan sayısı ne kadar azdır. “Zengin olanın derdi de çok olur” gibi sözler dolaşır halk arasında… Yoksul insanlarsa mutsuzluklarını yoksulluklarına bağlarlar çoğu zaman…

Yoksul olan da mutlu değil, zengin olan da… Hatta daha ilginç olanı ortalama gelire sahip aileler de mutlu görünmüyorlar… Üniversite sınavına hazırlananlar da, üniversiteyi bitirenler de… Kirada yaşayanlar, ev sahibi olamamaktan yakınırlar. Ev sahibi olanlar da evdeki eksiklerden, vergilerden ya da komşulardan. Herkesin şikâyeti farklı olsa da, ortak noktaları şikâyetlerinin olmasıdır. Bebekliğimizden aklımıza kazınmış, hatta içgüdülerimizle bütünleşmiş bir sahip olma güdüsü içindeyiz. Yaşama da önemli ölçüde sahip olamadıklarımıza sahip olma süreci gibi bakıyoruz.

Belki de insanın sahip olma yoluyla mutluluğu yakalama konusundaki en temel sorununu şöyle tarif edebiliriz:

“Sahip olduklarımızın en ilerisinde, sahip olmadıklarımızın da en gerisindeyiz.” Yüzümüz de sahip olmadıklarımıza dönük. Liseyi yeni bitiren birisi, bitirdiği liseye değil de, girmeye çalıştığı üniversiteye bakar. Bir doçent, doçentlik derecesine değil de, profesörlük unvanını nasıl alacağına bakar. Arabası olan biri, arabasına değil de nasıl ev sahibi olacağına bakar. Evi olan biriyse evine değil de, nasıl yazlık sahibi olacağına bakar. Bu modeli kavradığımız zaman, insanların bu model içerisinde mutlu olamayacaklarını söyleyebiliriz. Sahip olma modeliyle mutluluk imkansızdır.

Klasik sahip olma modelini, daha önce belirttiğim gibi bebeklikten benimsetiliriz. “Senin odan, senin oyuncağın, senin kitabın…” Herhangi bir objeye sahipliği vurgulayan konuşmalar bebeklikten çocukluğa adım atanların “sahiplik” kavramının yaşamın temel kavramı olduğunu düşünmeye iter. İlk çatışmalar da böyle başlar. Apartman komşusu iki çocuk, ilk kavgaya “sen beni’m’ topu’m'u aldın” “sen de beni’m’ uçağı’m'ı…” diye başlar. Daha sonra da spor ayakkabıya, oyun bilgisayarına, defterlere, kalemlere diye sahip olma mücadelesi devam eder.

Aslında sahip olma fikri, bir ölçüde gelişmeye de yol açar… Çünkü sahip olunanlar korunur. Örneğin odanıza sahipseniz, mandalinanın ya da çekirdeklerin kabuklarını odanıza atmazsınız. Ama sokağa sahip değilseniz, çekirdeklerin kabuklarını atmada herhangi bir çekince yoktur. Zengin insanlar, sahip olduklarını korumak için evlerini duvarlarla çevirirler; girişlerine korumalar koyarlar. Türkiye’deki modern iş gökdelenlerini dünyadaki örneklerinden ayırmak mümkün değildir. Ama iş gökdeleninin ya da çok modern bir fabrikanın kapısına kadar giden yol engebeli bir köy yolu gibidir (Bkz. İstanbul’daki gökdelenler). Niçin yollar geliştirilmez? Çünkü iş gökdelenine sahip olan kişi yola sahip değildir. Gökdeleni korur; ama “sahip olmadığı” yola yatırım yapmaz.

Birincisi çocuklarımıza sadece küçük bir odanın ya da oyuncağın değil, tüm evrenin sahibi olduklarını anlatabiliriz. Bir çocuk evrene sahipse, oyuncağın biri arkadaşının evinde kalabilir. Çünkü arkadaşı da evrenin içindedir. Evrene sahip olduğunu düşünen insanlar, sadece kendi odalarını, iş kulelerini ya da fabrikalarını değil, tüm dünyayı korumaya çalışırlar. Çevreyi de korur; insanları da ekolojik sistemi, evrenin sistemine bozacak bir şey yapmazlar. Tüm evrenin sahibi olduklarından üniversite kazanılmış kazanılmamış, yazlık alınmış alınmamış önemli değildir. m.arat@zaman.com.tr

h1

Kelebek etkisi değil, kutup ayısı

Haziran 8, 2007

NİHAL B. KARACA

Kutup ayıları

İnsan sonunun ölüm olduğunu bildiği halde ‘mutluluk’ peşine düşebilen bir varlık. Ve dahi, bir mühlete bağlanmış olmakla beraber sonsuza dek süreceği vaat edilen bir ödülü kazanmaktansa, burnunun dibindeki küçük ve geçici zevklerle idare etmeyi seçen bir varlık. O geleceğin geleceğine ve avantajın haşmetine inanmış olsa bile.

Tersi de mümkün. Yani tümüyle ‘dünya zamanının’ kurallarına bağlı olarak ortaya çıkabilecek bir felaketin yaklaştığını bilsek bile, o anki düzenimizden, küçük, habis alışkanlıklarımızdan asla taviz vermiyoruz. Küresel ısınma bu kadar gerçek ve yakın iken, kaba bir tahminle saate bakıp rahatlayabiliyoruz: Gezegenimiz yok mu oluyor? Olsun. Dünya sular altında kaldığında ya da ıssız bir çöl haline geldiğinde ben çoktaaaan göçüp gitmiş olacağım.

İnsan, konforunun bozulmasını doğuracak koşulların ortaya çıktığı zaman diliminde ‘çoktan ölmüş olacağına’ sevinen yegane yaratık.

Ne gariptir ki aynı zamanda, kendisinden bir soy, bir nesil gelmesine de büyük anlam yükleyen bir varlık. Nesli devam etsin, oğulları olsun ister; ama o soyun, o neslin hayatını nasıl idame ettireceği noktasında tuhaf bir sorumsuzluk içindedir. El hak, yatırım yapar, çocuklar oturur diye gayrimenkul satın alır; ama evini ve barkını inşa ettiği toprağın, önünde sonunda bulunduğu gezegene ait bir parça olduğunu, önemli olanın daha iyi bir dünya bırakmak olduğunu idrak edemez. Yalan değil, bu düşünce anlık bir zeka ışıması olarak zihninde belirir bazen; ama 2 sn. sonra unutur ve kirletmeye devam eder; hatta sahip olduğu marketler zincirinin kurumsal kimliği zedelenmesin diye alışveriş torbalarının altını deler, ki, sızdırma yapacağı için insanlar çöp torbası olarak kullanamasın, ayrıca çöp torbası satın alsınlar. Naylon poşetin toprağa karışamıyor olması, olabildiğince az tüketilmesi gerektiği, bunu dünyaya borçlu olduğumuz gerçeği, galipler hiyerarşisinde bir değere tekabül etmez.

Böyle bir dünyada, bu dünyaya ‘borçlu’ olarak geldiği algısından giderek uzaklaşmış bir insanlığa Antarktika’dan ve kutup ayılarından bahsetmek ne büyük bir cesaret! Şu an hâlâ gösterimde olan ‘Beyaz Gezegen’ bu nedenle önemlidir. Bizleri okyanusta eriyip giden bir krallığa yas tutmaya çağırdığı için.

Hikâyemizin kahramanı bir anne, iki yavrulu bir kutup ayısı. Mekân; dünyamızın iklim dengesini koruyan ve gezegenin tatlı su ihtiyacını taşıyan Grönland buzulları. Yan karakterler: Yakın bir gelecekte sadece kitaplarda ve çizgi filmlerde görebileceğimiz bir canlılar ordusu; burunlarını bir futbol topu kadar şişirebilen balonlu foklar, mitolojiden fırlamış gibi duran boynuzlu balinalar, kambur balinalar, filozof görüntülü morslar, her yaz yumurtlamak için falezlere yerleşen ve eylül ile beraber yine göç eden alkler, misk öküzleri, ren geyikleri ve meleksi, ışıklı, büyüleyici deniz yaratıkları. Kötü haber şu ki, ana karakterimiz, anne kutup ayımız avlanması için gerekli olan buzulları kaybediyor. Bu ayılar için üzülmek çok enfantil kaçıyorsa şöyle diyelim: Ayının buzulları kaybetmesi ile insanın oturacağı veya çocuklarına bırakacağı evi yapabilecek bir toprak bulamaması arasında, hiç olmadığı kadar sıkı bir bağlantı var. Buna kelebek etkisi demek bile durumu fazlaca edebileştirir; buzulların erimesi taş gibi düşecek başımıza, çarpılacağız desek, her işin başı daha üz tüketmek ve daha az kirletmek desek, atıklarını bizim marullarımızı sulayan nehirlere bırakan sanayi kuruluşlarını engellemenin tek yolu var desek, o da kapitalizm ve onun belirlediği üretim ilişkilerini değiştirmekten geçer desek, ne olur dersiniz?

Hemen söyleyeyim: Gerici oluruz, dinozor oluruz, mürteci ya da solcu oluruz ve kuyruğumuza teneke bağlanır. Bağlansındır.

İnsan böyle bir varlıktır. Beyaz Gezegen’i izler, ayılar için üzülür; ama ‘ne yapmalı?’ sorusunun cevabı konforuna değdiği an…

Saate bakar… İşler çığırından çıktığında ben nasılsa ölmüş olacağım der; satın aldıklarının ve imtiyazlarının çocuklarına nisbeten ayrıcalıklı bir yaşam temin edeceğini düşünerek avunur.

Beyaz Gezegen, böylesi acıklı bir belgeseldir. Tavsiye olunur.n.bengisu@zaman.com.tr

h1

Türkçe Olimpiyatı’na muhteşem hüzün…

Haziran 3, 2007

MEHMET GÜNDEM

Mutlu zamanlarımda daha çok hatırlarım, unutulmuşları, unuttuklarım, ihmal ettiklerim.

Büyük başarıların arkasında duran meçhul kahramanları.

Gövdesiyle durmaktan utananları.

Adları, siluetleri, sesleri belirir bende.

Türkiye bir haftadır 100 ülkeden gelen gençlerin yarıştığı 5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nın oluşturduğu, karanlıkları dağıtan büyük sevinci yaşıyor.

Bir büyük çiçek buketi gibi insanlığa takdim edilen bu “muhteşem tablo” hayret ve hayranlıkla izleniyor.

2007′de bizim sesimiz, rengimiz, kültürümüz olan şarkı ve şiirleri İstanbul’da söyleyen dünya çocukları gururumuz olurken, ben şimdi -bugünden çok istikbale ait- bu anlamlı tabloyu izlerken on yedi yıl önce Anadolu’dan yola çıkan o genç erkekleri, genç kadınları hatırlamak istiyorum.

Mutluluk hüzündür benim için.

Hüzün içinde şükür vardır.

Yüz ülkeden 500 çocuk İstanbul’da Türkçeyle anlaşıyorlar. “Sevgi dili” diyorlar dilimize.

Çağları etkileyecek güçte tarihi bir başarıdır bu.

Yapıp edenlerin tevazuuyla saklanma çabalarına rağmen ayan beyan gözüküyor, çağını aşan bir mefkurenin ilmek ilmek dokunuşunu.

Ortada insanlık için inşa idilmiş Türk tarzı bir eğitim modeli var.

Görüyoruz ki, o model, hangi ülkeye, hangi sisteme, hangi coğrafyaya, hangi kıtaya, hangi kültüre gittiyse hepsinde aynı ilgiyle, aynı sevgiyle karşılanmış ve aynı başarıyı yakalamış.

Gençliğinin baharında binlerce insan, kimisi düğününden bir hafta sonra eşini alıp, kimisi de evin tek oğlu olduğu halde ana babasını ikna edip hayır dualarıyla yola çıkmışlar yıllar önce. Merkezinde “insan sevgisi” olan mefkureyle yurdundan yuvasından uçup giderken iki bavula sıkıştırmışlar hayatlarını.

Dünyayı bu denli hafife almadan uzun yola çıkmak, yolda takılıp kalmamak, yol almak, dünyaya sevgi aşılamaya çalışmak kimin haddine ki…

İyi ki gittiniz, ufkumuzu açtınız.

Işık oldunuz, çiçekler saçtınız dünyaya.

Şimdi açmış o çiçeklerle döndünüz güzel ülkenize.

On yedi yılda, büyük kalplerinizle rengi, dini, dili ne olursa olsun insanı en hakikisinden sevmeyi sevda haline getirdiniz, kalpleri fethettiniz.

Ey Türkiye;

Gidip, o gençleri, o öğretmenleri, sevgiyle atan o kalpleri sınıfta, koridorlarda, yönetici odasında ya da veli ziyaretinde görüp hayranlıkla takdir etmeye kalktığınızda, karşınızda mahcubiyetten ter döken, iltifatkar sözlerinizden kaçmak için yer arayan insanları göreceksiniz.

Onlar öyle bir sevdaya kapılmışlar ki, onu seciyelerinin gereği haline getirmişler.

Çoğu zaman bu takdirlere bir anlam veremiyorlar. Çünkü başka türlü bir hayatı hiç düşünmemişler, kendilerini bu, eğitim hizmetine, insanlığa gönülden adamışlar.

Tanıyorum onların binlercesini…

Onlardan birisi olamadığıma, elimde bavul arkalarından yiğitçe o yola kutlu yolculuğa çıkamadığıma hayıflansam da, bir tesellim var, onları tanımayı ve uzaktan da olsa sevmeyi kendi adıma bir bahtiyarlık biliyorum.

Her nimet her başa konmuyor.

On yedi yıldır dışarıda yaşayan, kıtalar dolaşmış, Rusya’da, Afrika’da, Moğolistan’da, Avustralya’da Türkçe öğreten öğretmenler tanırım.

Türkmenistan’da evlenmiş, üç ülkeyi geride bırakmış, üç çocuğu da üç ayrı ülkede doğmuş olanları da tanırım.

Sibirbay’nın soğuğundan Kenya’nın sıcağına gidenleri de bilirim.

Şükür ki bu ay sıtma olmadım diyenleri de bilirim…

Maaş hesabı yapmayanları da…

Adsız ve namsızların büyük gayretleriyle yeniden yeşeriyor dünya.

Şubat soğuğunu Moskova’da yaşmıştım 2002 yılında.

56. Nolu Uluslararası Moskova Türk lisesinde çalışan bir arkadaşımın daveti üzerine gitmiştim.

Kızıl meydan bulutların üstüne konmuş gibi bembeyazdı. Bizim İstanbul soğuklarını bir hayli aratıyordu, sertti, yakıcıydı, insanın içine burnunun ve kulaklarının yerinde durduğu konuşunda şüphe düşürüyordu.

İliklerime kadar üşüdüğüm tek andır o.

Aynı günün akşamında Türkiye’den giden genç öğretmenleri, eşlerini ve çocuklarını tanıyınca hayatımda üşümekten utandığım bir başka ilk ve tek anı daha yaşadım Moskova’da.

Moskova’nın soğuğunda üşümekten dem vurmayan, Afrika’nın yakıcı çöl sıcağında bir nebze olsun şikayet etmeyen, gittikleri yerleri vatanları bilen, ayağını bastığında “vasiyetimdir; ölürsem Anadolu’daki anamı, babamı ikna edin de beni buraya gömün” diyen kendini aşmış muhteşem gençleri düşündüğümde yeniden hatırlarım üşüdüğüm o anı ve bir kere daha utanır, derinden pişmanlık yaşarım.

Sırf Türkiye’den geldiği için o kişiyi evinde misafir etme yarışına giren, hiç değilse bir bardak çayını, bir fincan kahvesini ikram etmeyi nimet gören o fedakar öğretmenlerin fedakar eşlerini hatırlayınca utanmak bize düşer her zaman.

Ve hiç unutmam yedi yaşındaki Sinan’ın gözlerini.

O gece birkaç ev dolaştık, gönül aldık, gönül verdik ve vakit vedaya gelince Sinan babasının elinden tuttuğu halde “son darbe” dediğim o cümleyi sarf etti; “bizim eve gelmeyecek misiniz”.

Göz göze geldik, kanım donmuştu ama gidemedik Sinan’ın evine.

Sinan’ın siyah gözleri bir daha düşmedi gözlerimden.

Bir buruk hayattır bende kalan o geceden.

Bir güzellik varsa onu yaşayanlar olduğu gibi, o güzelliğin yaşanması için çok önceden ter döken, sancı çeken, emek veren gizli kahramanlar da vardır.

Öndekilerin sevincine ortak olurken, mahcubiyetle arkada duranların hüznüne ortak olmaya varım ben.

Onlar en sıcak ülkeden en soğuğuna kadar yeryüzünün her yerindeler.

Soğuktan üşüdüklerinde de, sıcaktan bunalacak hale geldiklerinde de aynı yere “içlerindeki büyük insanlık sevgisine” sığınırlar.

Yalnızlığın, kimsesizliğin, aşina bir sese hasretin içlerini kavurduğunda da öyle.

Çünkü sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olanlar için sevgi insanı yaşatan bir iksirdir.

Olimpiyatın bu büyük başarısı benim için büyük bir hüzündür.

Hüzün ki insana yakışır ve içinde binlerce şükür barındırır.

Biliyorum ki, başarı onları hüzünlendirir, mahcubiyetle kaçarlar oradan.

Sinan’ın siyah gözleri hala gözlerimdedir ve sürüp gider utancım…mgundem@yenisafak.com.tr

h1

‘Işığı ilk defa gören’ 390 Afrikalı

Mayıs 21, 2007

KÜRŞAT BUMİN

Afrikalı çocuk

Söylemesi ayıp ama söyleyeceğim: İnsani Yardım Vakfı’nın düzenlediği bir kampanyaya 100 YTL ödeyerek katarakt nedeniyle bugüne kadar ışığı görmemiş bir Afrikalının gözünün açılmasına katkıda bulunmuş oldum.

Görüyorsunuz, inanılır gibi değil… 100 YTL ödüyorsunuz ve bu para bir Afrikalının ışığı görmesine yetiyor…

Ve düşünebiliyor musunuz; bu dünyada 100 YTL’lik bir ameliyata gücü yetmediği için dünyası kararmış çocuk, genç, yaşlı, yani her yaştan daha onbinlerce Afrikalı var…

Kampanyayı düzenleyen İHH’ye bizler gibi dünyanın 100 YTL bağışta bulunmakla düzeni değişmeyecek şanslı insanlarına bu büyük fırsatı yarattığı için ne kadar teşekkür etsek azdır.

Broşürüne ulaşıp ya da internet sitesine girince İHH’nin benimsediği büyük misyonu hemen o dakika anlıyorsunuz. Bugüne kadar nelere, kimlere el uzatmamış ki… Afganistan’daki yetimlere yardım, Çeçen mültecilere sağlık taraması, Niger’de drenaj kanalı, Bangladeş’e okul, Filistinli kadınlara kurslar, adak kurban etlerinin dağıtımı (…) gibi onlarca yardım.

Bakın “Misyonumuz” başlığı altında kendilerini nasıl tarif ediyorlar:

“İHH, kimsenin gidemediği mazlum ve mahrum coğrafyalara gitmek, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmak, adı-sanı unutulmuşlara bir selamın, bir umudun adı olmak için var.”

“İHH, tarihi misyon üstlenerek değişen dünyada değişmeyen değerlerin yaşatılmasını sağlamak için var.”

Bugüne kadar tanışmadıysanız durmayın acele edin… “Küreselleşme” çerçevesinde dünyayı turlamakta olan binlerce milyar doların hiç mi hiç uğramadığı bu “mazlum ve mahrum coğrafyalara” uzanabilmek mümkün… 100 YTL’lik bir bağışla bir gözü açmak, 50 YTL’lik bir bağışla bir köyü suya kavuşturmak, bir okul açmak, açlıktan bir deri bir kemiğe dönmüş insanları doyurabilmek mümkün…

İHH gibi kuruluşların benzerleri –tabii ki- başka ülkelerde de var. Bunlardan birisi ile yıllar önce İzmir’de karşılaşmak imkanını da bulmuştum. Bir arkadaşımın Fransız kayınvalidesi İzmir’e ziyarete geldiğinde bize “Ne yapabiliriz?” diye sormuştu. Şehirlerinde bir araya gelmiş ve dünyanın eli dar bölgelerinde bir projeyi gerçekleştirmek gibi bir misyon edinmişlerdi kendilerine. Biz de düşünüp taşınıp, o yıllarda destek vermeye çalıştığımız Yetiştirme Yurdu’nun güneş enerjisiyle sıcak suyunu karşılacak bir projeyi önermiştik. Proje kısa zamanda gerçekleşmişti de.

Biliyorsunuz; dünyada giderek güçlenen “benmerkezcilik” yanında “ahlak”ın rönesansını da birlikte getirdi. Dünyanın “mazlum ve mahrum coğrafyaları”nda yaşayanlar başta olmak üzere yoksul insanlara el uzatmaya yönelik kuruluşlar ve kampanyaların sayısı hızla arttı son yirmi-otuz yıldır.

Ne güzel… Demek ki “dünyada değişmeyen değerlerin” var olduğuna inananlar herşeye rağmen hâlâ mevcut… Bu değerlerin yaşatılmasını misyon edinenler henüz eksilmedi.

İsterseniz şimdi de bu “yeni ahlak”a ilişkin birkaç “teorik” laf edeyim:

Pek çok filozofun söylediği gibi bu “yeni ahlak”ın eskisinden önemli bir farkı var. Bu fark, bu yeni tarz eskisinden farklı olarak “yardım”ın “el uzatma”nın bu işe kalkışanlara “haz vermesini” onları “memnun etmesini” yasaklamıyor. Çünkü biliyorsunuz, “eski ahlak”, ister dini temel alsın ister ise “Kant ahlakı”nda olduğu gibi dini bir yana koysun, yardımseverin yaptıklarını bir “görev” olarak görüyordu. Yanibir bakıma, “el uzatanın” bu filinden dolayı özel olarak “haz almasını” ya da “memnun olmasını” yasaklıyordu.

Bana göre de artık bu “eski tarz” geride kalmıştır. Artık insanlar (bizde de –nihayet- başlayan bazı televizyon kampanyalarında olduğu gibi) yardım etmek istemekte ve bundan dolayı da memnun olmak, iç huzuru elde etmek istemektedirler.

Kötü bir gelişme değil bu. Yaptığı küçük bir yardımla katarakt nedeniyle görme yetisini kaybetmiş bir Afrikalının ışığa kavuşmasından özel bir memnuniyet duyan, bunu sadece “görev ahlakı” çerçevesinde gerçekleştirmeyen bir yardımsever olmak kötü bir seçim mi?

Bilmiyorum doğrusu; 100 YTL bağışım ile bir göz ışığa kavuşmuş ise, bu gelişme bana sorumluluğumu hatırlatması yanında beni çok mutlu da kılıyor…

Görüyorsunuz, teker teker de ne büyük işlerin altından kalkabiliriz. Hem de çok basit, az külfetli bir katkı ile. Hadi durmayın bence. İHH işte burada! Al eline kredi kartını ve geç ekranın karşısına… Cebinden çıkan 100 YTL ile ışığa kavuşuyorsun…

Son olarak da bir tespit: Ben “sivil toplum kuruluşu”nun İHH gibi olanını severim!kbumin@yenisafak.com.tr

h1

Sisteme virüs girdi!

Mayıs 21, 2007

GÖKHAN ÖZCAN

Uzun zamandır sağda solda yayınlanan reyting sıralamalarına ilgi göstermiyordum. Çünkü bu sıralamalara bakınca, toplumsal ilgi odaklarıyla aramın ne kadar soğuk olduğunu görüyor ve kendimi herhangi bir gazetenin ilan sayfasında yanlışlıkla yayınlanmış “Kiralık gazoz açacağı” ilanı gibi yapayalnız hissediyordum. İnsanın ilgilerinin, içinde yaşadığı toplumun ilgileriyle bir yerlerde buluşup iki çay içmesi, iki muhabbet etmesi gerekmez mi? Gerekirse eğer, o zaman benim ilgilerimin durumunu açıklamak epeyce zorlaşıyor. Ama ilgi bu, kafasına göre takılıyor, bahçe hortumu gibi o saksıdan alıp şu saksıya koyamıyorsun. Hem toplumun ilgilerinin doğru saksıda olduğu ne malûm? Berbat ötesi dizilerle, ipe sapa gelmez manken kavgalarıyla, olur olmaz konuda yarışa tutuşturulmuş sıradan altı gençlik yarışmalarıyla ömür tüketmek çok mu normal?

Neyse bu dengesiz zihin tahterevallisinde oyalanmayı sürdürüp, işi uzatmayayım. Reyting sıralamalarıyla ilgilenmeyen bir adam olmaktan ne oldu da çark ettim ve reyting ana başlıklı bir mevzûa ilgi gösterdim. Çok basit ve fakat bir o kadar beklenmedik bir haber okudum. Kızmasınlar, nerede okuduğumu söyleyeceğim, enternette, Medyatava’da okudum. Reyting listesinde o kadar beklenmedik bir durum ortaya çıkmıştı ki, bunu özel bir habere konu etmek icap etmişti. Yani 5N 1K ve birkaç tane daha ismi lazım olmayan harf, tekmili birden haber bölgesinde hazır vaziyette idiler. Neydi haber? TRT’nin üç kuşaktır izlenen gezi programı Gezelim Görelim “aradan sıyrılıp” reyting listesine girmişti. Benim fiziki heyecanım, ruhi heyecanımla kesinlikle aynı dinamizme sahip değildir, öyle olmasa bu haberi okuduğumda havalara sıçrardım. Onun yerine ruh parmağımla içimdeki lastik topu dürtükledim.

Aranızda bir kere olsun Gezelim Görelim programını izlemeyen, ömrünü Anadolu yollarında tüketmiş Nuray Yılmaz hanımefendinin has Anadolu insanıyla memleketin dört bir tarafında “Nenecim nasılsın?” diye başlayan çok şefkatli, çok sevgili, çok merhametli muhabbetlerine şahit olmamış kimse varsa, gidip kendini bir tül tablasında söndürsün! Çünkü bu bağışlanamaz bir suç. Ben herhalde ilkokul dönemimin az sonrasından beri özel olarak değil ama rastladıkça bu programı seyrederim. Her seyrettiğimde de ayakkabılarımı giyip salkım saçak Anadolu yollarına düşesim gelir. Nuray Hanım’a ikram edilen patatesli gözlemeler, içine tereyağı sürülmüş sıcacık bazlamalar, üstü yağ bağlamış buz gibi yayık ayranları boyunca yutkunadururum. O kadar samimi bir gidişatı vardır ki, kendinizi sıcak bir harman yerinin gölgeli yemek molasında hem iki lokma atıştırıp hem lafla dinleniyor, güzelleşiyor gibi hissedersiniz.

Minik minik taşların üstünden atlayıp giden minicik bir dere gibi akıp gider. Mütevazı, yalın, doğrudan…

Demek bu hayat tüketen televizyon terörünün ortasında, yılların dinginliğini taşıyan berrak Gezelim Görelim’e uzun yılların biriktirdiği takdiri vermem için burnumun ucuna böyle bir reyting listesinin uzatılması gerekiyormuş.

Ve daha güzeli, demek benim televizyon karşısındaki halinden neredeyse umudu kesmek üzere olduğum sevgili halkım, hâlâ azımsanmayacak bir ısrarla Gezelim Görelim seyrediyormuş. Vallahi oturduğum yerde kendimi en az bir yirmi otuz yıl önceye ışınlanmış hissettim. Ne güzel günlermiş onlar!

Gezelim Görelim Özcan Deniz’in yeni dizisini sollamış iyi mi? Vallahi bu hantal vaziyetimle iki metre havalanıp Fener’e röveşatayla gol atmış gibi hissettim kendimi! gozcan@yenisafak.com.tr

h1

Her şeye rağmen

Mayıs 14, 2007

İKBAL GÜRPINAR

Ankara-İstanbul yolunda heyelan olmasın diye kayalıkların üzerine çekilen çelik telden fışkıran çiçekleri gördüm. Öylesine güzel görünüyorlardı ki.

O, toprağı neredeyse olmayan kayalıklara ekseniz bitmeyecek çiçekler, üstten telle engellenmelerine rağmen nasıl olur da orada büyüyebilmişlerdi? Gözbebeğimiz gibi baktığımız, gerekli tüm ihtimamı gösterdiğimiz halde solan, büyümeyen, çiçek açmayan bitkilerimizi düşündüm. Her şeyleri olduğu halde çiçeklerimizin açmaması, tüm engellemelere rağmen kayalıklardaki çiçeklerin tüm güzelliklerini sergilemesi nedendi? Hani, özel odaları, öğretmenleri, son model cep telefonları varken sınıfta kalan çocuklarımıza inat, gecekonduda yaşayan öğrencilerin takdirname alması, en iyi okulları kazanması gibi…

Sanırım bu, azim meselesi. Yeter ki isteyelim, içimizden gelsin, bir işi başarma isteği… İşte o zaman çelik teller bile bizi engelleyemez.

ŞEYTAN

İnsanlığın ilk var oldugu dönemde, adamın biri şeytanı yakalamaya karar vermiş. Ancak bunun için 40 yıl Tanrı’ya ibadet etmesi gerekiyormuş. Karısıyla, dostlarıyla ve bütün dünyayla ilişkisini kesmiş, kendisini ibadete adamış.

40 yıl sonra Tanrı, ibadetinin karşılığı olarak ona ağzı kapalı bir şişenin içinde şeytanı sunmuş. Artık özgürmüş adam. Dünyada neler olup bittiğini görmek, nelerin değiştiğini öğrenmek için sabırsızlanıyormuş. Şişeyi karısına teslim etmiş, ona iyi sahip olmasını söylemiş ve dışarıya çıkmış. Kadıncağız şeytanı çok merak ediyormuş. Ve merakına yenilip şişenin ağzını açıvermiş…

Açar açmaz da şeytan şişeden fırlayıp çıkmış ve gülmeye başlamış. Merakına engel olamadın ve kocanın 40 yıllık emeğini boşa çıkardın” diye alay etmiş kadınla. “Yok canım ” demiş kadın. “Sen hiç o şişenin içinde olmadın ki “Nasıl olur?” diye haykırmış şeytan. “Sen de gördün… Şişeden çıktım ben! “Hiç o şişenin içinde değildin, inanmıyorum buna. Nasıl o küçücük şişeye girebilirsin ki? Kafası atmış şeytanın. “Gireyim de gör!” demiş ve yeniden şişenin içine girivermiş.

İşte böyle… Adamın şeytanı hapsetmesi 40 yılını, kadının ise yalnızca 5 dakikasını almış. Şeytan da şöyle isyan etmiş Tanrı’ya “ALLAH’IM, MADEM KADINI YARATACAKTIN , O ZAMAN BENi NEDEN YARATTIN?
igurpinar@bugun.com.tr

h1

‘Hayatım roman’ diyen insanlar

Mayıs 14, 2007

ELİF ŞAFAK

Bazen tanıdığım ya da tanıştığım insanları roman karakteri gibi görüyorum. Öyle insanlar var ki muhteşem roman kahramanları olabilirler.

Üstelik onlar da farkındadır sanki bu durumun. Kendi hikâyelerini anlatmak isterler. Belli ki anlaşılmak isterler. Sadece anlaşılmak değil, bir de yazılmak isterler. İlgimi çekiyor bazı kadınların “Hayatım roman, dinleseniz de yazsanız keşke!” demeleri. İlgimi çekiyor gündelik hayatta son derece utangaç, kendi halinde olan insanların bile gizliden gizliye hayatlarını bir yazara anlatmak istemeleri. Kitaplaşmak istemeleri. Bir de kendi hikâyelerini kendileri yazmak isteyen nice insan tanıyorum. Ertelenen bir gelecekte, beklenen bir emeklilik evresinde oturup hayatlarını adım adım yazmayı isteyenler.

“Günün birinde bir tekne alıp her şeyi bırakacağım. Sonra ver elini deniz, ver elini huzur. Valla billa ahdım olsun altı ay karaya ayak basmaya niyetim yok, bir açılsam… O zaman yazacağım hayatımı.” diyor adam.

Mesleği bankacılık. Son derece işkolik. Ne edebiyatla işi var ne kitaplarla. Pek bir şey okuyamamaktan şikâyet ediyor sık sık. Ama işte günün birinde her şeyi bırakıp yazmak istiyor. Hem de mesleğiyle ilgisi alakası olmayan bir kitap yazmak arzusu. Kendi hayatını, kendini anlatmak arzusu ertelenen bir borç gibi birikmiş yüreğinde senebesene….

Gerçek ismi saklı kalsın, biz ona Tam-Gaz-Son-Hız Bey diyelim. Hani şu çalışmadan duramayan, oturduğu yerde rahat batan, evini ailesini seneler seneler boyu işleri için ihmal eden, bunun da farkında olan, acısını duyan, gene de koşturmaktan vazgeçemeyen iş ve hız ve adrenalin meraklıları vardır ya, onlardan biri bu lafların sahibi. Karısı bir kenardan dinliyor. Sessiz, mânidar bir tebessümle. Yüzünde “atma Recep din kardeşiyiz” diyen bir ifadeyle. Biliyorum ki çok seviyor eşini; ama çok da kızıyor ona, hep kızıyor. Onun da gerçek ismini saklayalım. Hâlâ-Âşık-Ama-Hep-Kırgın Bayan diyelim.

“Depolayacaksın yiyeceğini içeceğini, bir de okunacak kitapları yığacaksın tepeleme. Bunca koşuşturmadan kitap mitap okuyamaz oldum. Tekneye yığarım okumak istediğim tüm kitapları. Tamamdır, ne televizyon ne bilgisayar isterim. Blackberry’i bile kapatırım. Bir de sınır koyarım kendime. Yüz kitabı devirmeden karaya dönmek yok diye. Peş peşe yüz tane kitap!”

“Çok duyduk bu lafları.” diye araya giriyor Hâlâ-Âşık-Ama-Hep-Kırgın Bayan kocasının gözünün içine baka baka. Sonra bana dönüyor: “Sen söyle. Bu bir roman olsa, bizler de roman karakterleri olsak, sonunda şu tekne işi ne olurdu? Hayatını yazar mıydı bir tekneye kapanıp?”

Bu bir roman olsa, onlar da roman karakterleri, değişik şekillerde yazılabilirdi hikâyenin devamı. Tam-Gaz-Son-Hız Bey seneler sonra teknesine kavuşur; ama denize açılır açılmaz dipsiz bir yalnızlık ve ıssızlık içinde bulurdu mesela kendini. Dayanamazdı. Medeniyetten uzak olmaya değil, hatta bilgisayarından, telefonlarından, iş yemeklerinden bile uzaklaşmaya değil, kendi kendisiyle baş başa kalmaya dayanamazdı. Uğraşacak iş, koşturacak tempo kalmayınca kendi içindeki sesleri dinlemek zorunda kalır, kendi yüreği ve beyni ve geçmişiyle konuşmaya başlardı. Susuyorum. Bu bir roman olsa, onlar da roman karakterleri, birilerini incitmeden yazması zor olurdu bu hikâyeyi. e.safak@zaman.com.tr

h1

Neden Siyasetten uzak yazılar?

Mayıs 5, 2007

Karikatür

EDİTÖR

Merhaba,

Bundan böyle editör’den adlı köşede kendi yazılarımı yayınlayacağım.Bugünkü konum: “Neden Siyaset’ten uzak bir blog sitesi kurdum?” Yani neden köşe yazarlarını siyaset ve güncel meseleleri yazmalarına göre ayırdım?

Hepimizin malumu 10 gündür Türkiye siyasetle yatıp kalkıyor.Bir süreç yaşanıyor.Bu süreçte siyasete olan ilgimden dolayı sürekli takibat halindeydim.Hatta gelişmeler o kadar başdöndürücüydü ki, her an bir siyasi lider çıkıp konuşuyordu televizyonda..Bunlara bir de her tipten köşe yazarı ve gazetecileri ekleyin..Ve bir de en az 8 çeşit haber kanalımızın olduğunu eklersek durumun vahametini anlamak mümkün..

Bir kaç ay önce bu blogu kurduğumda futbol,siyaset ve her tür fanatizmin sakıncaları beni bu arayışa itmişti.Çünkü dediğim dedik şeklinde düşünen bir toplumda yaşıyoruz..Örneğin bir görüşe mensupsak karşı bir görüşe mensup hiç tanımadığımız bir adamdan uzak durmaya çalışıyoruz.Veya bir futbol takımını tutarken bir teknik direktörü eleştirmek, fanatikler tarafından en azından ağır şekilde sövülmenizi sağlıyor.Neden bir çok ortak noktamız olabilecek kimseleri hemen yok etmeyi seçiyor ve bundan hoşnut oluyoruz?İnsanlık neden en son planda ele alınıyor?Örneğin karşı görüşten olan bir kimsenin annesi vefat etmişse,bakıyoruz ki onu anlayabiliyormuşuz..Veya fakirlik gibi mevzular “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” hasebinden bir nevi tutkal vazifesi görüyor aramızda

Ama nedense birşeyler yerinden oynuyor,oynatılıyor ülkede,siyaset denen iç hesaplaşma mekanizması karman çorman oluyor veya ediliyor.Bazı toplum mühendisleri ülkeyi kamplara ayırıyor ve bunu kolaylıkla başarıyor.70 milyon insanın beyinlerine siyaset pompalanıyor ve kamplaşma başarılıyor.Halk her şeyin farkında,bakkal memo’dan Ali usta ‘ye kadar tüm halk az çok her şeyi öğreniyor.. Ama ne yazık ki ülke siyasete gömülmüş oluyor ve geriye dönüp bakıldığında bu durum reel anlamda kimseye fayda sağlamıyor..Ne üretime faydası oluyor,ne ekonomi güçleniyor -bilakis zayıflıyor-,ne takip eden benim gibiler bir şey elde ediyor.Bir tarafa oy versek bile istediğimiz tam gerçekleşmiyor.Buna karşın siyasetten halen medet umuluyor,herkesmeselelere tam ehil olmayan liderin iki dudağından çıkacak emrin altına geçmek için can atıyor,bu uğurda Nefis,kardeşlik insanlık meseleleri bir kenara atılıyor..Belki başka bir yazının konusu olacak mühimlikte..

Bu yüzden bizlere insan beyninin o engin denizlere uzanan sınırsız düşünme ve hayal etme yetisini yeniden kazandırabilme düşüyor.Dünya sadece siyasetten ibaret değilmiş dedirtebilmek amaç..O yüzden her gazetede en az 8-10 adet bulunan siyasi köşe yazarları bu blog-sitenin konusu değil.Onlardan geriye kalan yazarlar altın değerinde bizim için ve her dem dönüp dönüp okunabiliyorlar.Olaylar ve kişiler yok olup gidiyor, fikirler ise hiç bir zaman..

h1

Bahar gibi bahar

Nisan 23, 2007

Bahar çiçekleri

GÖKHAN ÖZCAN

Uzun zamandır böylesi olmuyordu, bahar bu kadar kendini göstermiyor, bizi sevindirmiyordu. Tabii felaket senaryolarının en dehşet verici versiyonlarının arka arkaya sıralandığı şu dönemde, bir iklim sürprizi ile karşı karşıyayız.

Sizleri bilmem ama ben bu sürpriz baharı büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılıyorum. Kapıdan çıkar çıkmaz aldığım o taze bahar kokusu, o tabiat heyecanı, o gözleri kör etmeyen tatlı ışık, çayırı çimeni saran yeşillenme telaşı, dallara düşen beyaz çiçekler, patlamaya hazır tomurcuklar, kuşların muhteşem sevinç gösterileri… Ne zamandır “Artık hiç bahar gelmiyor, kış bitiyor, yaz başlıyor” diye kendi aramızda konuşup duruyorduk değil mi? Aman bu sene de nasılsa öyle oluyordur deyip baharı ıskalamayın. Dışarıda gerçekten bahar var, bahar gibi bahar…

Doğrusu işler güçler nedeniyle kendimi henüz kırlara vuramadım. Pencereden bakarak, balkona çıkarak, işe gittiğim yolları hafiften uzatarak bahara dokunmaya çalışıyorum. Yani farkındayım, bu bahar bir yerlerden sızarak benim kıstırılmış hayatımı bile kaplayabilen bir bahar… Her şeyden çok sıkıldığım, çok yorulduğum bir zamanda beş dakika, on dakika başımı yastığına koyup dinlendiğim, tazelendiğim bir bahar… Sizler de yapın, lütfen yapın. Hemen şimdi, bulunduğunuz yerden çıkın, yapamıyorsanız bir pencere açın, bahara “Merhaba!” deyin. Sitemle nerelerde kaldığını sorun, gelmekle ne iyi ettiğini söyleyin, “Her zaman bekleriz” deyin. El sıkışın, kucaklaşın, baharı iki yanağından doyasıya öpün, koklayın.

Seneye yine gelir mi, etrafımızı kuşatır mı, yüreğimizi heyecana boğar mı, ruhumuzu canlandırır mı, bunların hiçbirinin garantisi yok artık. Bulduğumuz baharı bağrımıza basacağız çaresiz. Daha kaç bahar göreceğiz, bunu bile düşünsek yeri… Çünkü küremiz ısındı, mevsimlerin dengesi bozuldu. Yazlar kışlar uzadı, sonbahar azaldı, bahar neredeyse hiç kalmadı. Piyango gibi kırk yılda bir çıkıyor artık bahar… Öyle ki kazık kadar kimi çocuklar için bu bahar gerçekten ilk bahar!..

Şunu da düşünmek lazım, yazılan felaket senaryolarının elbette bilimsel temeli var, her şeyi o kadar tüketiyoruz ki bunları hak etmediğimizi de söyleyemeyiz. Ama unutmayalım, rahmet diye bir şey var, Allah isterse dünyanın bütün senaryoları durur, duruyor. Bu bahar, biraz da böylesine bahşedilmiş bir bahar…

Birazdan yazıya noktayı koyacağım. Sanal hayata düğümlenmiş gözlerimi çözeceğim, binlerce tonluk bir ağırlıkla aşağıya doğru çekilmekte olan bedenimi toparlayıp masanın başından uzaklaştıracağım. Ayakkabılarımı giyip kendimi baharın kucağına atacağım. Üç beş kare fotoğraf çekeceğim, bu baharın hatırası olarak… Sonra toprağa dokunacağım, çimlere dokunacağım, bahar dallarına dokunacağım. Ağaçları şenlendiren serçelere selam duracağım. Sonra direksiyonu bahara bırakacağım. Beni nereye götürürse oraya gideceğim. İtirazlarımla hiç canını sıkmayacağım. Gönlünü hoş edeceğim. Yine gelsin diye, yine gelip beni bulsun diye, rutini bozsun, güzelliğiyle hayatımı aksatsın diye… Bütün kapıların öyle ya da böyle aslında hayata açıldığını anlatsın diye…

Bu bahar gerçekten de bahar gibi bir bahar…

Ruhuma ne yaptı hele bir bakın!
gozcan@yenisafak.com.tr

h1

Renkler

Nisan 6, 2007

ELİF ŞAFAK

Griler, kahverengiler, siyahlar ve illa ki laciverd… İlkokul önlüklerimiz, lise üniformalarımız, binalarımız, kalabalıklarımız, hatta genç kızlarımız… Hep aynı renkler, hep aynı tonlar…

Eşarplarımız, pardesülerimiz, çantalarımız, politikacılarımız, devlet dairelerimiz, hallerimiz, hatta tebessümlerimiz… Hep aynı, hep aynı… Genç kızların kahverengi ya da gri giyindiği, ilkokul binalarının camlarının griyle boyanarak kapatıldığı bir memleket renklerle, renkleriyle barışık değil demektir.

Milletçe sözleşmiş gibi hep aynı renklere bürünürüz. İdeolojik olarak çok farklı yerlerde duran insanlar bile iş renklere gelince pek bir benzeşirler tercihlerinde. Sosyal demokrat bir öğretmen ya da muhafazakar bir bürokrat, solcu bir öğrenci veya İslamcı bir şair… nihilistleri de idealistleri de pragmatistleri de aynı tonlarda… hep aynı renkler hep aynı tonlar… Kimisi “ağır” kimisi “ciddi”, kimisi “mütevazı” kimisi “ahlaklı” görünebilmek için… Sanki çıkarsak bu kültürel renk skalasından “hafifleşmek”ten korkuyoruz. Bilhassa kadınlar… Kamusal alanda var olabilmek için kadınlıklarını, bedenlerini, cinsiyetlerini perdeleyebilmek için hep koyu hep mat renklere bürünen kadınlar… Çoğu zaman düşünmeden, alışkanlık icabı, öylesine işlemiş içimize hangi renkleri giymenin daha doğru hangilerini giymenin yakışıksız kaçacağı… Somut yasaklar değil, soyut öğretiler ve kültür renklerimizi sansürleyen.

Türkiye’de kalabalık bir caddede yürümek ağırlıklı olarak kahverengi ve laciverd bir deryada yürümek demektir. Mevsimlerden bahar, aylardan nisan olsa bile. Şehirlerimizde renkli tek yer var: çocuk parkları. Onlar da sıkışmışlar apartman aralarına; daracık, ufacık körpecik kalıvermişler. Büyümek demek renklere küsmek demekmiş gibi, çıkartıvermişiz hayatımızdan kırmızıları, sarıları, turuncuları.

Hindistan’a, Japonya’ya, Fas’a, Meksika’ya, Güney Afrika’ya gidip, oradaki renklere âşık olarak dönen çok insan tanıyorum. Bu yabancı ülke seyahatlerinde çektikleri fotoğraflarda hep bir renk açlığının, renk sarhoşluğunun izleri var. Çingene pembesi bir kapı, turkuazlara bürünmüş bir yaşlı kadın ya da mor-yaldızlı süslerle bezenmiş merdivenler bulunca dayanamayıp hemen kare kare fotoğrafını çekmemizin bir sebebi de renklere bu kadar hasret olmamız değil mi? Türkiye’den grup grup “renk turları” düzenlenmeli dünyanın başka memleketlerine. Belki o zaman daha iyi anlayabiliriz, kendisine canlı capcanlı renkleri yasaklamayan kültürler de var bu dünyada.

Renkleri azaltmak ya da sansürlemek, yaşam zevkini, yaşamı zevkli kılan yanları da azaltmak, sansürlemek demek. Tektipleşmek, aynılaşmak, farklılıklardan korkar olmak, yaratıcılıktan korkar olmak, bireysellikten korkar olmak demek. Ne zaman, nasıl yitirdik renkleri böylesine? Osmanlı’dan kalma minyatürlere bakıyorum, müthiş bir renk cümbüşü. Turuncular, sarılar, pembeler, eflatunlar… Görüntüdeki çeşitlilik kelimelere de yansımış, Osmanlıca onlarca, tonlarca kelime bulabilirsiniz ara tonları tanımlamak için. Nilfam, zerdfam, zeytuni ya da şarabi… Zaman içinde çoğu unutulmuş, dilden ayıklanmış kelimeler… Renklerle beraber kelimeler de gitmiş. Geriye kalan kahverengiler, griler, laciverdler…

Canlı renkleri, hele hele pembeyi sevmeyen bir toplum bizimki. Kızlarına Pembe ismini koyan nadir memleketlerden biri olsa da..e.safak@zaman.com.trleaf2.jpg