Archive for the 'Zamaneye sözler' Category

h1

Olay yerinden kaçış….

Ağustos 20, 2007

SENAİ DEMİRCİ

İnsan çok şeyi unutur. Şemsiyesini unutur mesela… Yağmur biter, şemsiye de bir köşeye atılır. İnsan, ayakkabısını kapıda unutur sözgelimi; aralarındaki bağ kapıya kadardır, kapıdan içeride ayakkabısız da olabilir insan.

Cüzdanını bile unuttuğu olur insanın; eni konu paradır eksilen, parasıyla arasında kan bağı yoktur, çalışırsa yenisi bir daha gelir, gelirse de harcar, seve seve eksiltir. Kimliğini de kaybedebilir insan; hiç önemli değil, “hüviyetimi kaybettim, hükümsüzdür” diye ilan verir, yaşamaya devam eder. Kimliksizlik kendisini de “hükümsüz” eylemez .

Peki ya, kalbini kaybedebilir mi insan? Bir şemsiye gibi bir kenara fırlatıp yeni yağmurlara kadar hatırlayamadığı olur mu kalbini? Eşikte bıraktığı ayakkabı gibi kalbiyle de bağlarını kolayca çözer mi? Parası gibi midir insanın kalbi? Hemencecik harcanabilir mi? Kalbini kaybeden bir adam, çalışarak yeniden kazanabilir mi kalbini? Sahibince bulunamadığı için herkese “hükümsüzdür” diye duyurulmuş kalpler var mıdır kaldırımlarda?

Hadi itiraf edelim; unuttuğumuz bir kalbimiz var… Göğsümüzde, kendi halinde çırpınıp duran bir kalp.. Uzattığı elini havada bırakmışız gibi utandırılmış.. Yüzünü bize döndüğünde tanımazlıktan geldiğimiz bir yabancı olmuş. Unuttuğumuz, hükümsüz bir kalp. Kapı dışarı ettiğimiz bir kalp… Köşeye fırlatıp attığımız bir kalp..

Alkollü bir sürücünün kaldırımda yürürken öldürdüğü ikiz kardeşinin ardından acıyla konuşuyor Yeliz: “Bunları hep televizyonda seyrederdik; şimdi bizim başımıza geldi.” Demek ki, televizyonda seyircisi olduğumuz cinayetler, kazalar, kayıplar o kadar yakmıyor canımızı. Oysa, “televizyonda seyredilebilir” olan her şey, “başımıza gelebilir” olma özelliği de taşıyor. “Bir başkası”nın başına geleni “bir başkası” olarak seyrettiğimiz her defasında, kendimizin de “bir başkası”nın gözünde “bir başkası” olduğumuzu unutuyoruz. Bir gün “bir başkası” olma sırası bize de gelecektir. Yeliz’i şaşırtan da bu. Seyrettiğimizi değdirmiyoruz kalbimize.. Yahut değdirmek istediğimizde kalbimizi yerinde bulamıyoruz. O anda “hükümsüz” oluyor…

Çok değil, birkaç hafta sonra “Filiz Koç” diye yazıversem, kimse hatırlamayacak… Evine birkaç yüz metre kala, hiç hesapta yokken sarhoş bir sürücünün arabasının burnunda parça parça dağılan Filiz’in ardı sıra bıraktığı boşluğa birkaç dakikacık olsun değdiremedik kalbimizi. Haberler diyor ki: “Alkollü sürücü iki kadını ezip kaçtı…” Kalbimize değdirmeyelim diye yazılmış sanki: “iki kadın sadece; üç değil, dört değil, dört yüz hiç değil!” “Ucuz atlatılmış” edasında kurulmuş cümle.. Ama İsminaz Koç için “bir kadın” değil yitirilen: “Kazadan on dakika önce beni aradı, ‘Anneciğim ne yapıyorsun?’ dedi. Ben de ‘Aç mısın kızım? Senin sevdiğin yemeği yaptım’ dedim. ‘Anneciğim hemen geliyorum’ dedi ve telefonu kapadı… Yavrum her gün geldiği yoldan işinden evine geliyordu. Ben ne yapacağım onsuz?”

On dakika sonra, annesiyle sofraya oturacak bir evlat olunca ezilen, kalbimizi hatırlıyoruz yeniden… “Ben ne yapacağım onsuz?” diyeceğimiz biri eksilmeyince yanımızdan yöremizden, haberler, gazete sayfasında taş gibi sessiz nefessiz duruyor; TV ekranından bize taşmıyor, yuvamıza bulaşmıyor, kalbimize dolaşmıyor.

Haber devam ediyor: “Sürücü Oktay G., kaldırımda yürüyen Filiz Koç’a (24), ardından yaklaşık 150 metre ilerideki Ayten Akdoğan’a (34) çarptı. Filiz Koç ile Ayten Akdoğan olay yerinde can verirken, sürücü Oktay G. aracıyla olay yerinden kaçtı.” Hiç şüphesiz “Ayten Akdoğan” adı da unutulmayı hak ediyor. O da bir “kadın”… Ama Merve ile Melike için “bir kadın” değil Ayten Akdoğan; bir “anne”. Anne “ömür boyu”dur; bir anlık haber gibi gelip geçmez gözümüzden, gönlümüzden.. Hangi birimiz, hiç olmazsa birkaç saatliğine, olmadı bir kaç dakikalığına, 13 ve 14 yaşlarındaki iki çocuğun kalbini göğsüne koyup hiç hak etmedikleri “annesizliğe” dokunmaya yanaşır? Annesizlik ki, okul dönüşü evin kapısı her açıldığında karşına çıkan kocaman bir boşluk, anlamsız bir sessizliktir. Annesizlik ki, sesini hatırladığında, yüzünü hayallediğinde, sözlerini tekrarladığında, fotoğrafına baktığında, çocuk kalbinde hiç dinmez hüzündür, hiç susmaz ağlayıştır. Annesizlik ki, başka çocukların annelerini her gördüğünde yeniden alevlenen bir hüsrandır, yeniden başlayan bir hasrettir.

Nerede kalbim? Nerede kalbin? Nerede kalbimiz?

Bu tür haberlerin bir şablonu var ve ne yazık ki bundan sonra da tekrarlanacak ve işe yarayacak gibi: “Falanca falanca olay yerinde can verirken, sürücü feşmekanca aracıyla olay yerinden kaçtı.”

Sadece sürücü feşmekanca mı? Hepimiz kalbimizi de alıp olay yerinden kaçtık.

h1

İlk delikanlı: Adem [as]

Nisan 5, 2007

SENAİ DEMİRCİ

“Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost, güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin?” ***

Adem ki, ilk delikanlıdır: varlığın derin uykusunun ortasına konulmuş ilk uyanıklık aynasıdır. Melekûtiyetin süt liman gölünde halkalanmalar doğurmak üzere fırlatılmış ilk taştır. Teslimiyetin duru göğüne kıpırtılar taşıyan, fırtınalar taşıran ilk ayartı fiskesidir. Hatanın ve günahın kuyusuna ilk sarkıtılan kurban yahut kahramandır. İsyanın ateşine değen ilk ten Adem’indir. Sükûnetin göğsüne sokuluveren ilk kanlı ihtiras Adem’in yüreğinde alevlenmiştir. Unutuş uykusuna düşen ilk düş Adem’in gözlerinden kaçmıştır. Tehlikenin koynuna atılan ilk masumiyet Adem’in gönlünden sürgündür.

Adem, kötülüğü isteyen, yanlışa meyleden, hataya heveslenen nefsin ete kemiğe bürünmüş ilk hâlidir. Kaygan bir zeminde dik durmanın, yokluğun kıyısında düşmeden var olmanın ruhtan heykelidir. Hataya meyilsiz, yanlışa gönülsüz meleklerden daha riskli bir yerdedir. Risk almıştır. Kazanmıştır. Kazanamayabilirdi de… Kaybedebilmeyi göze alarak kazanmanın ilk örneğidir. Kaybetmekten korktuğu için kazanmayı da baştan kaybeden, düşerim diye umut kanatlarını hiç açamayan ürkeklerin, pısırıkların, üşengeçlerin, tembellerin durduğu yerde değildir Adem [as].

***

“Ey yükseklerden büyük seslerle düşen su, bu yalçın kayalara bir şelâle borçlu olduğunu biliyor musun?”

***

Masumluğun sükûnetini tel tel yırtıp atan ayartının şiddetini ilk göğüsleyendir Adem. Teslimiyetin dikişlerini dişleyerek koparan söz dinlemez aldanışlara ilk dolanandır. Kalbini yeryüzü depremlerinin sarsıcılığında öndersiz, rehbersiz, örneksiz olarak, duru, diri ve doğru kılabilmiş bir kalenderdir. Habersiz ve amansız geliveren hüzün yangınlarında yanıp da bize serin güller gibi teselliler devşirebilmiş ilk yürekli adamdır. Hiçliğin kuytularına sarkaçlanan sözünü, umutsuzluğun karasına yuvarlanabilir yakarışlarını, ezilmiş bir gül gibi yerden kaldırıp rahmetin dudağına yeniden ve ebediyen yanaştırabilmiş yorgun ama mütebessim bir delikanlıdır.

***

“Ah, düşüşsüz insan! Benden övgü bekleme. Düşüşün tadını almayan insan! Senin yücelerin, serinliğinden ve arılığından ne haberin vardır?”

***

Hata edebilirliğin buzdan zemininde ayağı ilk sürçen, günahsızlığını utanışın avucunda kanatarak kurban eden ilk delikanlıdır. Övülmenin bencillikler büyüten tadını ilk tadan odur. Bencilliğini ve benliğini övgünün ayartmasından tövbesiyle çekip alabilen mahçup edalı bir delikanlıdır. Başarıların ve zaferlerin insanı kalbinden sürgün eden amansız rüzgârına direnebilmiş olgun bir delikanlıdır. Hatasını nefsinin hevesine mazeret edinmeyecek kadar diridir. Hatada ısrar etmemenin billûr avizesi olarak asılı durur uykularımızın üzerinde. Hata ve günahı, rahmet ve şefkatten uzak düşmeye bahane etmeyecek kadar da umutludur. Mahcubiyeti avucunda yakıcı kor gibi düşürmeden tutabilmenin kan kırmızı lekesi olarak yapışıktır hüzünlerimizin yakasına.

***

“[Ey] ruh gecesinin yedi katlı karanlığına batmamış yürek! Sana ışıklar ve aydınlıklar ne der?”

***

Sınanmamış aşkların naylon olabileceğini fısıldar bize Adem. Uzaklığın ve ayrılığın girdabında, dünyanın tuzaklarında yeniden inşa eder aşkı. Havva’sını hevasına satmamanın inceliğini yeniden çizer cennetten yediği sürgünle. Sarp yollara uğramamış sevgilerin düz ovadaki performansından şüphe duymayı öğretir bize. Küstürmüş, küstürülmüş bir kalple, utançlı bir yüzle, aşağıların aşağısına düşebilecek “adam”lığımızı yücelerin yücesine acıyla ve sancıyla yeniden çıkarabilmiş, çilekeş ve yiğit bir delikanlıdır. Hasretle örselenmemiş vuslatların tat vermeyeceğini hatırlatır, ayrılık rüzgârı yememiş kavuşmaların sığ kalacağını belletir bize. Mecnun’un bile sınanmadığı delilikleri yırtarak varır sevdiğinin yüzüne. Ferhat’ın sabrını da delip geçecek dağlar dolusu uzaklıkları eritir de öyle varır Şirin’ine.

***

Çamurdan yoğrulmuş “adem”in, çamura bulanmış umutlarını “insan”ın kalbine yorularak yeniden taşıyandır delikanlı Adem [as]. Sınanmış olarak seçilmiş olmanın kristal zaferidir.

(*) Tırnak içi ifadeler, üstad Sezai Karakoç’un peygamberleri anlattığı Yitik Cennet’inden emanettir.s.demirci@zaman.com.tr

h1

Kuytuların sesini duyabiliyor musun?

Mart 18, 2007


SENAİ DEMİRCİ

Olamadığımız yerleri var hayatın. Olamadığımız, geciktiğimiz, çekildiğimiz kuytular var hayatta. Uzağında durduğumuz, kenarında oyalandığımız, kendimizi kalıbımızla da kalbimizle de ortaya koymaktan kaçındığımız gölgelikleri vardır hayatın. Utandığımız için gözümüzü kaçırdığımız, kendimizle yüzleştirdiği için yüz çevirdiğimiz yüzleri var hayatın.

Keyfinin tam ortasında arabanın camında beliren cam silicisi çocuk, mutluluk çitlerini kırar, huzur kalelerinin taşlarını düşürür. Para versen, çocukları/nı böyle çalıştıranları onaylamış olursun diyenlerin çığlığı yükselir kulağının dibinde. Vermesen, vicdanın o masum yüze o gayretkeş ellere borçlu kaldığını fısıldar habire… Arabanın camında o yumuşacık bez aslında seni siler gibidir hayattan. Orada olmamayı, o çelişkinin içinde sancılanmamayı o kadar arzu edersin ki..

Sana çay, hatta yemek ısmarlayacak kadar cömert olduğunu gördüğün arkadaşınla sohbetin tam ortasına uzanıveren dilenci elinin “Allah versin!” diye geri çevrilmesi, oradaki varlığını kıyısından köşesinden yırtar. Sana yapılan cömertliğin de sahte olabileceği gelir aklına. Yapılan yanlış “insan”a doğrudur; sen de insansan sana da yapılabilirliğine içerlersin bu eylemin. O an, işte o an, hayatın püsküllü taraflarını, iğneleyen saçaklarını süpürerek, keserek, uzağa atarak kurduğun konforun makyajı dökülür. Kendini oracıkta yakalanmış bulursun.

Seni kaçtığın yerlere çağırır, gözlerini kaçırdığın hüzünleri yapıştırır o anlar.

Çok değil, on yıl kadar önce elinin altında bir şen şakrak birer çocuk olan gençlerin seri katiller edilivermesi karşısında, nasıl da inkâr şemsiyemizi açıveriyoruz. Bir katilin çocukluk fotoğrafına bakmanı öneririm. Bakın ve o yüzdeki masumiyeti silmekte katkın olup olamayacağını sor kendine.

Çok değil sadece on yıl önce sarı saçlarını okşamaya kıyamadığın, meneviş bakışlarında masumiyeti okuduğun kız çocuğu şimdilerde karşına, kişiliğini dişiliğine, dişiliğini de bedenine indirgemiş bir “lolita” olarak konuyorsa, kişiliksiz, kimliksiz, isimsiz, seviyesiz nice şehvetlerin odağına sürülüyorsa, on yıl öncesinin “masum”unun bugünlerde böylesine masumiyet katili haline gelmesinde katkının olup olmadığını bir sorgula.

Bir yerlerde susmuş olmalıyız ki, bebeleri katil yapmaya hevesli olanların sesi daha gür geldi onların kulaklarına. Bir yerlerde pusmuş olmalıyız ki, bebeleri uyuşturucunun kirli kuyusuna çekenlerin elleri bizden önce yetişti ellerine. Bir şeyleri unutmuş olmalıyız ki, çocukların gül yüzlerini şehvet kuytularında kirletenlere kaldı meydanlar.

Suçla anılınca biri kendimize hemen yabancılaştırırız onu. O delikanlı, sanki bir annenin ana kuzusu değilmiş, sanki bir babanın umutlar bağladığı oğlu değilmiş gibi. Uyuşturucunun kirlerine yakıştırır hale geldiğimiz o genç kız, sanki bir zamanlar şarkılar söyleyen tatlı, masum bir kız çocuğu değilmiş gibi.

İlle de kendimizden uzağa düşürürüz onları. Babaları bize benziyorsa rahatsız oluruz. Bizim yaşadığımız mahalleden çıkmışlarsa, onları bizim çocuklarımızdan farklı yapan gerekçeler arayışına gireriz.

Biraz üzerimize alınsak diyorum, kısaca.

Bir bebeğe kıymak ne kadar acımasızlık ise, bir delikanlıyı da o ölçüde dokunulmaz görebilmeliydik. Bir bebeği sokağa atmak ne kadar akıl dışı ve insaftan uzak ise, bir delikanlıyı da sokağın dumanlı “kıraathaneler”inde beslenen, sinsi kafelerde örgütlenen, yüksek reytingli dizilerde özendirilen kabalıklara/kabadayılıklara emanet etmek de o denli insafsızlık sayılmalıydı. Bir bebeğin sırf var olduğu için öldürülmek hakkı değilse, bir delikanlı da sıradan ve olağan “öldürme/öldürülme” haberlerini de o kadar hak etmiyor diye düşünülmeliydi. Bir bebeğin yüzünden kin ve nefret okumayı kimse aklına getiremiyorsa, bir delikanlıyı da harcıalem suçların tahmin edilir faili olarak aramak o kadar şaşırtıcı ve tiksindirici olmalıydı.

Neredeyiz?
Nerede unuttuk kendimizi?
Nerede kapattık gözlerimizi?
Kuytulara uzatabilir misin ellerini?

s.demirci@zaman.com.tr

h1

Delikanlı böyle olunur…

Şubat 26, 2007

SENAİ DEMİRCİ

Delikanlı adamın görüşü keskindir. Bütün renkleri en ince tonlarına kadar görür, hem hoş görür, hem derinlemesine görür. Bilir ki güneştendir her renk; farklı da olsa, aykırı da dursa, kendince, kendi halince bir ışık sunar renkler.

Öyle doğuştan renk körlüğüne mahkûm olmuş garipler gibi, her şeyi ille de kendi gördüğü renk içine tıkıştırmaya çalışmak delikanlıya yakışmaz. Yeryüzünde Rum bebeklerin mavi gözleri de, Kürt bebeklerin sarı saçları da, Türk bebeklerin ak elleri de sevilesidir. Kızılderili oturan boğa da, sarı tenli Hiro da, kara tenli Uko da, soluk benizli Rachel de rahmet güneşine aynı mesafede durmaktadır, şefkat ırmağının yatağında yıkanmaktadır.

Delikanlı adam sınır tanımaz. Yeryüzünün her köşesine adım atmaya hakkı olduğunu bilir. Yurtiçi de yurtdışı da aynı derecede “cennet”tir. Vatanını politikacıların çizdiği çizgiye göre değil, kalbinin aşk kanatlarını açıp açamamasına göre, düşüncelerini bir kelebek gibi özgürce uçurup uçuramadığına bakarak belirler. Bilir ki, Peygamber’in arkadaşları Mekke’de, hem Kâbe’nin yanı başında oldukları halde, hem de Hz. Peygamber’in [asm] dizi dibinde yaşadıkları halde, gerektiğinde Müslüman olmayan ancak adil bir kralın yönettiği Habeşistan’ı vatan eyleyebildiler. Yok öyle huysuz ihtiyarlar gibi, zaten Allah’ın mülkünde olan ülkelerin taşına toprağına küsmeler, göğünü yermeler, güneşini beğenmemeler…

Delikanlı adamın kalbi dupdurudur, dipdiridir. Aşkını mala mülke göre ayar etmez. Sevgisini ırkına, kanına, memleketine göre taksim etmez. Muhabbetlerini çıkarların, yaranmaların, yalakalıkların terazisinde tartmaya kalkmaz. Sevdi mi adam gibi sever; “adam”a muhabbet eder, “insan”ı sever. Tenin sığlığına sığıştırmaya çalışmaz aşkını. Gövdenin kuytularına düşürmez muhabbetini. Suretlerin tuzağına kaptırıp ucuzlatmaz sevgisini. Kadının kişiliğini dişiliğine indirmez. Dişiliği beden parçalarına bölüştüren sözde güzelliklere razı olmaz. Fazlasını ister; azla yetinmez. Hazlarını tene yapıştıranların eksilerek h/az alacağını bilir. Kişilik bekler sevdiğinden, kişilikli sever. Teninin değdiği yere ruhuyla akın eder. Kalıbını koyduğu yerde kalbiyle de var olur.

Delikanlı adamın sevinçleri de hüzünleri de büyük olur. Kalbini duvarların berisine, sınırların gerisine hapsetmez. Kapının dışındakilerle de ilgilidir. Sınırların ötesindekilerle de nefes alıp verir. Sadece yakını görüp uzakları vurdumduymazlığın, ilgisizliğin, sevgisizliğin körlüğüne itmek yakışmaz delikanlıya. Hayallerinin uzandığı yere kadar uzanır ülkesi. Özlemlerinin yükseldiği her zirveye umutlarının bayrağını asar. Bağdat’a düşen bombaları Bursa’ya düşmüş gibi dert edinir. Bosna’nın yetimleriyle ağlar. Necef’in şehitleriyle teselli bulur. Beyrut’ta uykuları füze çığlıklarıyla delik deşik edilen bebelerin ateşli alnında gezdirir ellerini.

Kendini doğduğu yere göre tanımlamak delikanlılığın defterinde yazmaz. Başını toprağından yukarı kaldırır. Bakışlarını herkesi ve her yeri görmek için yukarıda tutar. Hemşerilerinin yanında bir başka sevindirik olur olmasına -ki bunda ayıplanacak bir şey de yoktur. Ancak, asıl yurdunu büyük büyük büyük… babasının yurdu bilir. Adem’in [as] gözlerini hayata açtığı yeri, yani Cennet’i, yani sonsuzluğu, yani ebed ülkesini asıl yurdu bilir. Kendini kendine “Cennetli” diye tanıtır da, “Cennetlik” olmak için yapılacakların ince hesaplarıyla incelir, yücelir. Eninde sonunda yurduna döneceğini bilir. Bilir de, elini asıl yurduna yakışır işlerde tutar, dilini asıl vatanında sonsuzca çınlamaya değer sözlere vurur.

Delikanlı adam sözünün arkasında durur. Haramı helâli bilir. Haramı kendisine kuru bir yasakmış gibi sunanlara aldırış etmez. Harama el uzatmamayı, yalana tenezzül etmemeyi, boş sözlerle oyalanmamayı, sınırlarından öte sarkmamayı Rabbine verdiği sözün hatırı sayar. Helalle yetinirken, kendine ait olmayana el uzatmamayı ilke edinirken, sıradan bir kısıtlanmışlık duygusuyla, istemeye istemeye değil, angarya yükleniyormuşçasına hiç değil; verdiği söze ve söz verdiği Zat’a hürmeti gereği seve seve, koşa koşa, coşa coşa yaşar. s.demirci@zaman.com.tr

h1

Dar alanda uzun hesaplaşmalar

Ocak 28, 2007

SENAİ DEMİRCİ

“Bir sene sonra öğretmen olacağım, inşallah.” diye müjdeliyor varlığını zamane. Ama “ama”sı var Erva’nın, “Sizin gibi rahat bakamıyorum hayata.” diyor. Sonra, iki büyük soruyu yuvarlıyor kalbimin eteklerine.

“Demişsiniz ki ‘O kadar da karışık değil işler sevgili zamane…’ Hayır, Senai Abi, işler çok karışık! Çünkü dediğiniz gibi bir tarafa elimde olanları koydum, yani sahip olduklarımı. Diğer tarafa elimde olmayanları, yani sahip olamadıklarımı. Ama aklıma bir soru takıldı: “Ya sahip olmak isteyip de sahip olamadıklarımı nereye koyacağım?”

Zor bir soru bu! Hazır bir cevabım da yok. Zaten bu soruya hazır cevabı olanlardan olmamaya ve onlardan uzak durmaya çağırıyorum seni. Bu evrensel bir sorudur ve bütün evrensel soruların cevabı yereldir. Sözgelimi, “Annem beni anlamıyor” diye yakınan bir delikanlı/genç kız evrensel bir sorunu dillendirir. Bu sorunun cevabı ise yereldir. Çözümü annelerin ve delikanlı/genç kızların sayısı kadar değişkendir. Senin sorun da böyle.

Ancak evrensel bir cevap bulamadığım bu soruyu duymaktan yine de mutlu olduğumu bilmeni isterim. Çünkü, sana bir iyilik yaptığımı fark ettim. Nasıl mı? İçinde kıvranıp duran, adını koyamadığın, bir türlü kuyruğunu yakalayamadığın kedi gibi kovaladığın o soruyu çıkarıp avuçlarına koyabilmişsin, bak! Bu sorunun kendisini bulmak, sorunun yanıtını bulmaktan zordur. Karın ağrılarının çoğu, can sıkıntılarının hemen hepsi bu soruyu soramamaktan kaynaklanıyor. Sevdiğim bir dua vardır: “Allah’ım, bana yapabileceklerimi yapacak cesaret ver; yapamayacaklarımı kabullenecek sabır ver…” Yani, cesaretini yapabileceklerinin önüne koyacaksın, itebildiğin kadar iteceksin onları. Sabrını ise yapamayacaklarının gölgesinde bekleteceksin; duracaksın orada. Peki ya cesaretini yapamayacaklarının önünde boş yere tüketmişsen? Peki ya cesaretini yapamayacaklarının önünde tükettiğin için yapabileceklerini de yerinden kıpırdatamaz bir korkaklığa bürünmüşsen? Bu yüzden bir şey daha isteriz Rabb’imizden: “Bana yapabileceklerim ile yapamayacaklarımı birbirinden ayıracak bilgelik de ver!”

“Elinle hayatı ikiye böl…” derken, “yapabileceklerin ile yapamayacaklarını birbirinden ayır!” demek istiyorum sana. Sahip olamayacaklarının ardı sıra koşturman seni ne kadar yorarsa, sahip olduklarının tadına varamaman da o kadar mutsuzluk verir sana. Bu ikisini birbirinden ayırabildiğinde rahatlarsın.

Sözüm ona sana mutluluk sunma makamında duranlar, eline ihtiyacın olan şeyleri koyuyor değiller. Aksine elini sürekli boş bırakacak, elini dilenci gibi açık tutacak şehvet ve hevesler sunuyorlar sana. Sahip olmak istediklerini çoğaltıyorlar; sahip olduğunda hissedeceğin doymuşluk duygusunu köreltiyorlar, azaltıyorlar, yok ediyorlar. Böylece, seni bir ömür boyu sahip olmak istediklerinin peşine düşürüyorlar. Bir işi başardığında yeni bir başarı yokuşunun dibinde buluyorsun kendini. Hep zirvenin dibinde bekliyorsun. Cesaretini, ümidini, huzurunu, mutluluğunu harcayan, tüketen, yağmalayan derin bir uçurumun dibinde çırpınıp duruyorsun.

Yine soruyor zamane: “Elimle ikiye bölemiyorum her sahneyi, her zamanı. Çünkü benim hayat sahnemde rol almak isteyen bir sürü insan var. Bu durumda bana sadece kendi oyunumu uzaktan izlemek kalıyor. Bu o kadar acı ki. Çünkü istedikleri gibi oynuyorlar rollerini. ‘Ama bu benim hayatım’ diyemiyorum. Bırakayım da senaryoyu da onlar yazsınlar, başrolde de onlar mı oynasınlar acaba? Ben izlemeye devam mı edeyim?”

Haklısın. Bazen yılları ve yolları başkalarının plağını çalmakla geçiririz. Onlara göre biz şeffaf bir elbise gibiyiz. İzin versek, bizi üzerlerine giyinip bedenimizin içinde kendi ruhlarını koşturacaklar. Hayatta, kendimiz olduğumuz yerler pek az ve pek dar. Ama elimizden gelmeyenler için hayıflanmakla o kadar daraltıyoruz ki varlığımızı, elimizden gelenleri yapmaya sıra geldiğinde mecalimiz kalmıyor. Elimizden gelenleri yaptıkça, elimizden gelmeyenleri elimizden gelenler tarafına alabiliriz. Ama elimizden gelmeyenler için ağlayıp sızladıkça, elimizden gelenler de elimizden gidecek. Hafif hafif zorla kozanın duvarlarını; imkansızı mümkün, mümkünün kolay, kolayın da zarif ve zevkli hale gelebildiğini göreceksin.

Haklı mıyım?

s.demirci@zaman.com.tr

h1

Yaşamak elinde!

Ocak 21, 2007

Senai Demirci

O kadar da karışık değil işler sevgili zamane… Dört işlemden daha azına ihtiyacın var yaşamı anlamak için. Elinle ortadan ikiye bölebilirsin yaşamı. Bir tarafa “elinde olan”ları koy; yani sahip olduklarını. Diğer tarafa “elinde olmayan”ları; sahibi olamadıklarını.

“Elde ettikleri”ni “elinde tutmak” için kalbini yoruyorsun, terliyorsun, kapıları kilitliyorsun, ıssız sokaklardan uzak duruyorsun, cebini boşaltıyorsun. Elden çıkardıklarını kendinden uzak tutmak için çöp torbaları dolduruyorsun.

Yaşama dair söylenen onca karmaşık sözleri unut ve yalnızca bunu hatırla: Elinle ikiye bölebilirsin her sahneyi. Vazgeçemediklerinden vazgeçtiklerine doğru dağılarak, çözülerek, seyrelerek, eskiyerek akar hayat. El üstünde tuttuklarını elden çıkarılası şeyler eyler akreple yelkovanın birbirine dolanışı. Öylesine usulca, öylesine suskunca akar ki zaman nehri; bir de bakarsın ki elden çıkarılmışlar denizine dökülmüş sevdiklerin. Öylesine sinsice, öylesine hissettirmeden yanar ki zamanın kızgın koru, sonunda anlarsın ki üzerine titrediklerinin küllerini bile yakmış saydam alevler.

“Elinde avucunda olan”dan ibarettir mülkiyetin. Senin adına kayıtlı, senin adına çoğalan kabarık rakamlar olsa da, sen “elinin yetiştiği yer”de yaşarsın, elinde olanları tadarsın. Seni çoğaltmıyor banknotların üzerindeki rakamlar! Seni yeni/den var kılmıyor senin adına çoğalanlar. Vitrinler sana alamayacağın/alamayacağını anlayacağın/almak için çırpınacağın/alamadım diye yakınacağın/alsan da daha yenisine tav olacağın/aldığını da yenisi çıkar çıkmaz aşağılayacağın parıltılar sunuyor.

Hesap basit sevgili zamane!

Elinle ikiye bölebilirsin zamanı.

Dün “elden gitti”. Yarın “ele geçmedi”. Elde var bugün. Elden giden ile elde olmayan arasındasın bugün. Elde olan elden gidiyor. Elden giden bir daha ele geçmiyor. Elin de elindekiler de zamanın nehrinde akıyor, eriyor, bitiyor, tükeniyor, azalıyor. Sor kendine: Elinde kalacak mı elindekiler? Ve sonra: Elindekiler kalsa ellerin kalacak mı?

Gülüp geçmelisin ürünleri üzerine “genç” etiketi yapıştırıp seni tüketmeye çağıranların iltifatlarına. Aslında seni hesaba katmıyorlar. Billboardlara sarkan hayaller, posterlere taşan yüzler, seni cebindeki kâğıtlar üzerinden hesaplıyor. Seni yeni yeni tasarladıkları görüntülerin kafesine tıkmaya çalışıyorlar. Saçın böyle parlarsa, daha mutlusun. Falanca model cep telefonuyla görünürsen, daha önemli sayılırsın. Ayakkabının üzerinde şu logo olursa, ayrıcalıklısın. Şu ünlü gibi giyinirsen, pek akıllısın!

Görünmeye özendiriyorlar seni. Sadece görünmeye. Göründüğün kadar önemli olduğunu fısıldıyorlar kulağına. Varlığını görüntünün sığlığına sığdırmaya çalışıyorlar. Görüntü özne yapmıyor seni; başkalarının bakışına nesne yapıyor, o kadar. Başkalarının önemsemesi kadar var olmaya başlıyorsun böylece. Sığ ve kaygısız, vefasız ve güvensiz bakışların ucunda sürükleniyorsun. Başkaları ölçüp biçiyor varlığını. Başkalarının gözünden düşüp düşmemeye göre ayar ediyorsun kalbini. Başkalarının gözlerine gömüyorsun kendini!

Bak, nasıl da koşturuyorlar seni. Önce elinde olmayanlara özendiriyorlar seni. Özendiğini elde ettin diyelim. Çok geçmeden, elinde olandan tiksinmeni istiyorlar. Yenisine acıktırıyor seni. Seni takmıyorlar aslında. Seni, yani senin mutluluğunu. Öyle olsaydı; elindeki ne güzel derlerdi sana. N’olur, kal böyle, bak nasıl da güzelleştirdik seni, deyip kenara çekilirlerdi. Nasıl da mutlu ettik seni, derlerdi. Sevindirdik seni, seni sevindirmekle biz de sevindik, derlerdi. Pırıl pırıl olurdu gözlerinin içi. Seni yeniden “elde edilecek”lerin peşine düşürmezlerdi. Hazır, mutlu olmuşken, yeni bir gereksinim açlığı ile doymuşluğunu paramparça etmezlerdi. Hayâlindekine henüz kavuşmuşken, önüne yeni bir hayal kırıklığı koymaktan çekinirlerdi. İncitmekten korkarlardı huzurunun incecik kanatlarını.

Şimdi dur ve yeniden yap hesabını:

Bir tarafa “elinde olan”ı koy; yani sahip olduklarını. Bir tarafa “elinde olmayan”ı; sahip olmadıklarını. İkisi arasında koşturuyorlar seni. Sahip olamadıkların listesinin sonunda “şimdi bütüne ulaştın” notu yok. Bırak “sandukadaki şeytan masalını” “eşikte bekle/yen menzil taa içinde”… Hepsi bu!.. s.demirci@zaman.com.tr