Archive for the 'Tarih' Category

h1

Kanuni ve Sinan İstanbul’u susuzluktan nasıl kurtarmıştı?

Ağustos 2, 2007


MUSTAFA ARMAĞAN

28/07/ 2007

Kemerburgaz'daki su kemeri
Kemerburgaz Su Kemeri

Bir seher vakti dolaşmak diledi Sultan’ın gönlü. Kâğıthane’ye gidip safa eyleyelim, deyü ferman buyurdu. Burada ıssız kırları gezerken yolu yemyeşil bir vadiye düştü. Yerler çimenle kaplıdır ama garip; bir vadi olmasına rağmen ortada akarsu namına bir iz görünmemektedir. Garip iş, diye söylenir Sultan, halbuki suyun yatağı var amma kendisi sırra kadem basmıştır. Aklına hemen bir yerlerde gizlenen ve varlığını kaybettiren “âb-ı hayat” gelir.

O sultanın adı Süleyman olur da âb-ı hayatın ardına düşmez mi? Biraz araştırır; çalı çırpının altını karıştırır ve yer altına saklanmak isteyen bu suyun gövdesinin bir kısmına orada rastlar. Tıpkı sevgilisine kavuşmuş bir âşık gibi bakar ona. Mimar Sinan’ın kendi deyişiyle, “saadetlü pâdişâh-ı âlem-penâhın bu âb-ı musaffâya hibâb-âsâ nazarı” düşer.

Hemen emirler yağdırır etrafına. ‘Bu ‘kaçkın’ suyu İstanbul’a isterim” der ve ekler: “Dünyanın susamışlarını suya kandırmak, kana kana su içmelerini temin etmek işi tez elden yapılsın.” Sonra yeni bir hayrın kapısını çaldığının vicdanî huzuru içinde atını sarayına doğru sürer. Gereken yapılacaktır nasıl olsa.

Sarayına dönmekte olan Sultan Süleyman bu defa devlet adamlarını toplar etrafına. Neyi emir buyurur bilir misiniz? İstanbul’un vaktiyle nasıl gelişip serpildiğini incelemelerini. Tabii bir şehrin gelişip serpilebilmesi için su çok önemliydi. İstanbul Kostantiniyye iken acaba bu şehre ferahlık veren sular nereden getirilmişti?

O bir parçasını çalılıklar içerisinde bulduğu temiz su, Kanuni’ye hangi büyük projeleri ilham etmişti, görün.

Roma ve Bizans dönemlerinden Fatih devrine kadarki ‘su tarihi’ didik didik analiz edilir orada. Fetihten evvel bazı kemerler yapılmıştır gerçi ama bunlar akar su olmayıp bugünkü Yerebatan Sarnıcı gibi kapalı ve açık su havuzlarında toplanan durgun su şeklindedir. Ardından da dedesi Fatih Sultan Mehmed’in Belgrat Ormanlarından getirttiği Kırkçeşme sularıyla şehir taze akar suya kavuşmuştur. Lakin zamanla su yolları tahrip olmuş, kısacası şebekedeki su kaçakları şehrin susuz kalmasına yol açmıştır.

Bunlar anlatılır Kanuni’ye. Padişah da işin kolay olmadığını anlamıştır. Bu şehir zoru sevmektedir. Ama kendisi de zora talip olmuştur hep. Etrafındakilerin de böyle olmasını istemek en tabii hakkıdır. “Her sanatın üstadı ve her dağın bir Ferhad’ı vardır. Bu işi Mimar’la görüşmek lazımdır. Bana teorik laflar etmeyin. İş isterim, laf değil.” Bunları der. Anlamışsınızdır ama söyleyeyim: Kanuni’nin “Mimar” dediği, Sinan’dan başkası değildir.

Emri alan Sinan, bu çetin görevin altına girmeyi şeref bilir. Değil mi ki, insanlara faydalı olacak bir hayra memur edilmiştir, değil mi ki, yeryüzü sultanlarının en namlısı kendisine bu vazifeyi layık görmüştür, öyleyse gece gündüz çalışmalı, içinden çıkamadığı yerlerde Allah’ın yardımına sığınmalıdır.

Sinan ilk olarak yanına ölçüm aletlerini alarak vadinin yolunu tutar. En yüksek ve en alçak noktalarını teker teker tespit eder. Eskiden buralarda mevcut olan Roma dönemi su yollarının izlerini kovalar. Ancak rakamlar alta alta dizilince yüklendiği işin azameti ortaya çıkar. Acaba bu çapta bir projeyi alnının akıyla başarabilecek midir? İşte orada ellerini açıp Rabbine yalvarır:

“Ey rızıklandırıcı, kudretli ve yüce Allahım, bu perişan, yüreksiz ve işbilmez karıncanın ne değeri ola ki, devrin Süleyman’ının hizmetinde sözüne itibar edilsin. Ancak senin inayetin sayesinde elimizden tutulsun.”
Bu büyük hizmete layık değilim ama, yardım eyle…

Bu toprağın altında hayat var!

Kollarını sıvayan Sinan, ilk olarak bir hafiye gibi kaybolan suyun peşine düşer. Yolları bozulan su, ovaya doğru akıp kaybolmuştur. Yayılan suyu ta kaynağından alıp dağ tarafından bir hendek kazarak yolunu değiştirmesi ve yapacağı kemerlere çekmesi gerekiyordu. Bunun için suyun debisini ölçmesi, ne miktarda bir suyu getireceğini hesaplaması gerekirdi. Derelerin debilerini ölçüp projenin fizibilite raporunu, kapsamını, ön çalışmasını, yaklaşık maliyetini çıkaran Sinan, Padişaha, “Bu toprağın altında hayat var. Proje hemen tamamlanmalı” tavsiyesinde bulunur.

Kanuni raporu okur, sorular yöneltir kendisine; aklı başında cevaplar aldıkça etkilenir, coşar. “Bu suların gelmesi” der, “hangi yoldan mümkün ola?” Sormak istediği elbette suyun takip edeceği güzergâh değildir. Projenin realize edilmesinin yolunu yöntemini sormaktadır.

Sinan der ki: “Bunun iki yolu vardır.
1) Sayısı belli olmayan kullarınızı çalıştırarak,
2) Ücretli işçi çalıştırarak.

Birincisi ucuza gelir, ikinci için neredeyse bir hazine gerektir. Amma ikincisinde birincisinden daha ustalıklı iş çıkar. Seçim Padişahımız Efendimize aittir.”
Kanuni kendisine yaraşanı yapar ve ikincisini seçer. “Birincisi ‘el hayrı’dır. Biz kendi hayrımızı başkasının sırtına yükleyerek sevap kazanamayız. Kendi malımızdan ücret vererek işçi tutalım. Bir de aman dikkat, bu proje sırasında kimsenin zerre kadar hatırı incinmiş olmasın.”

Hassasiyet budur, dostlar.

Sinan’ın arzusu da ikincisi seçenektir zaten. Kendisine “güçsüz karınca” diyen Sinan sevinerek çıkar huzur-ı şahaneden. Bu arada eski Mısır Paşası, müteahhit (bina emini) olarak atanmıştır inşaata.

* * * *

Artık işe başlama törenindeyiz. Şerefli bir vakit seçilir, latif bir saat. Su yollarının kazım ve onarım işlemine başlanır. Onlar kazadursun halk arasında efsaneler kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştır bile. Bu bir hayaldir çoğunluğun kanaatine göre. İmkânsızdır kimi için. ‘Göreceksin bak, bu işin altında kalacak Mimar’ diyenler eksik olmaz padişahın çevresinden. Bina emini de, vezir vüzera takımı da iyiden iyiye kuşkulanırlar. Yüze göze bulaştırılmaktansa vazgeçilmesi yeğdir, diye düşünüp padişaha aktarırlar düşüncelerini.

Bu adam, derler, daha ortada su mu yokken kuru toprağı kazdırıyor size. Paranızı, malınızı boşu boşuna harcatıyor. Bu gidişle taşa toprağa yatırılacaktır paranız ve şehir yine susuz kalacaktır. Hem adam kalkmış, tepeleri düzlemeye, yerle bir etmeye. Buna hazine mi dayanır? Yoksa bu mimar gayptan haber mi almıştır da, size suyun debisini oradan mı söylemiştir? Su yok ki debisi olsun?

Su sevdalısı, hayır işine hazinesini vakfetmiş olan Kanuni’yi öfkelendirmeyi başarırlar sonunda. Yüreğine ateş düşmüş gibi yanına varır o sırada işiyle meşgul olan Sinan’ın. Kendisini yanılttığı iddia olunan mimardan hesap sormaya kararlıdır padişah.

Sinan dere sularını toplayıp kanallara almakla meşgulken, üstelik de en son dereye sıra gelmişken çıkagelir Sultan. Hem de hiç rastlanmayacak bir şekilde, yapayalnızdır. Kızgınlıkla sorar:

- Mimar, hani o bana anlattığın sular nerde?
Mimar Sinan önüne düşer Sultan’ın. Düşe kalka giderken kendisine mahcup etmemesi için Allah’a dua etmektedir sürekli. Gider görürler ki, dereden toplanan sular “lüle” denilen 30 küçük borudan akmakta, hatta 10 lülelik su da üzerinden taşmaktadır. Aradığı suyu karşında gören Kanuni rahatlar ama sormadan edemez:

- Mimar, beri gel, bana anlattığın suyun hepsi bu mudur yoksa başka yerlerde dahi su var mıdır?

- Evet saadetli Padişahım, iki derede daha benzeri sular var. Hatırlarsanız size 100 lüle su vardır diye rapor vermiştim. Şimdi tahminlerimizin ötesine geçtik; 150 lüle su çıkacağı kesinleşti. Üstelik de sıcak günlerde olduğumuz için sular şimdi azdır. Yağışlı mevsimlerde daha da artacağı kesindir.
Kanuni bir parça rahatlamıştır. Gönlünün ferahlaması ve projesinden hiçbir kuşkusu kalmaması için Sinan, üşenmeyip padişahı bir başka dereye daha götürür. Lülelerden yine suların taştığını gören Kanuni burada neşelenir ve sudan içmek ister. Tadından da hoşnut kalır ve Sinan’a bu hayırlı işe giriştiklerinden duyduğu memnuniyeti iletir. Hediyeler verir, hil’atler giydirir.

* * * *

Böylece dedikoducuların seslerini kesen Sinan’ın etkisiyle Sultan Bina Emini’nin sözlerini de dinlemez artık. Camilerini başarıyla inşa etmiş olan Sinan’a bu emin olamadığı konuda da güveni gelmiştir. Sinan çalışmalarını yürütürken, Kanuni de onu yalnız bırakmaz. Gelip çalışmalarının sonuçlarını gururla seyreder. Mimarı ödüllendirmeyi de ihmal etmez tabii ki.

Böylece Uzun Kemer, Kovuk Kemer, Güzelce Kemer, Mağlova Kemeri ve Müderrisköy kemerlerinden oluşan bu muazzam su tesisleri kompleksi ortaya çıktığında İstanbul’un uzun yıllar su ihtiyacı karşılanmış olacak, şehre göç başlayacaktır. Hatta Kanuni, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin bu kadar suyu şehre akıtmanın bir yerde kötü olduğu, insanların bu yüzden İstanbul’a hücum edecekleri uyarısıyla dahi karşılaşacaktır. Ne var ki, Kanuni kararını vermiştir bir kere. Niyeti insanlara faydalı olmaktır. Bunu da şu çarpıcı cümlelerle anlatır Sinan’a:

“Benim maksadım, bu su her mahalleye ulaşa. Çeşme yapılacak yere çeşme, yapılamayacak yere ise tatlı su kuyuları açıla ki, su onun içine uğraya. Ta ki her yerde ihtiyarlar, düşkün dul kadınlar ve çocuklar testilerini ve bardaklarını doldurup devletimin devamına dua eyleyeler.”

Sinan’ın yorumu şudur:

“Zamanın Süleyman’ına bu kadar insan ve cinin duası yeter. Çünkü kıyamete kadar gece gündüz genç ihtiyar demeden insanlar dualarından onun adını eksik etmezler.”
Baraj sularının kurumasıyla ortaya çıkan Mağlova Kemeri’nin unutulmuş hikâyesi budur ve bizzat Sinan’ın Tezkiretü’l-Bünyân’ından alınmıştır. Herhalde bu susuz günlerimizde olsun hatırlanmayı hak ediyor.

Kanuni ve Sinan’ın ortak vizyon ve emeklerinin nelere kadir olduğunu bu anlatıdan çıkarabiliriz. Kimsenin inanmadığı bir projeye engellemelere rağmen girişmişler ve sonunda gayelerine ulaşmışlardı. Çalışarak ve dua ederek… İkisi de aynı şey değil mi zaten?

h1

300 adet Ispartalının sonu

Mart 25, 2007

İLBER ORTAYLI

“300 Spartalı”ya imzasını atan Zack Snyder kötü bir rejisör ve günün havasına göre ısmarlama bir film yapmış. Amerikan film endüstrisi hesapça İran’ı karalamayı hedefliyor besbelli

Klasik tarihin en önemli bahsidir; Yunanca deyişiyle Xerxes, İranlıların deyişiyle Şehinşah Heşayer Şah Yunanistan’a saldırdı. Bugünkü yurdumuzun Muğla ili o zaman Karya idi ve İyonya denen Ege kıyıları zaten onundu.
İranlılar İyonya’ya Yunanistan derdi. Bizim dilimize de bu deyiş oradan geçmiştir. Şahlar şahı bütün Orta Asya’ya, Afganistan ve Kuzey Hindistan’a, Kafkas’a ve tabii İran’a ve Mezopotamya’ya, Mısır’a ve Anadolu’ya sahipti. Sarayının duvarında kendisine tabi milletlerin temsilcileri getirdikleri hediyelerle resmedilmiştir.
Eski İran bütün monarşilerin modeliydi. Eski dünyanın bütün uygarlık ve dinleri onun içinde toplanmıştı ve eski Mısır’ın parlaklığından sonra bütün o kültürlerin birbirleriyle kaynaşmasını sağlamıştı. İstesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de bir yerde hepimiz İranlıyız. Şimdi seyretmekte olduğunuz “300 Spartalı” filminde İngilizce telaffuzla “Zarhes” diye tarif edilen zincirli dövmeli İran şahı bu.

Tüm olumsuz tipler zenci

Amerikalılar tarih bilgileri son derece kıt bir toplumdur. Bu bilgisizlikleri üzerinde gayet kolay oynanır; bütün sinema tarihi boyunca Amerikan film endüstrisi bu bilgisizliği istismar ederek acayip dekorlar, acayip kostümler ve uyduruk olaylarla kazanç sağladı.
Ta ki eski dünya Pasolini, Visconti, Rossellini, Wajda, Szabo gibi büyük rejisörlerle tarihin sinemada nasıl işleneceğini öğretene kadar…
Hiç kuşkusuz tarihi film, tarih kitabı değildir. Ama sanatçının fantezisi de cıvıklık ve bayağılığa kayma hakkına sahip değildir.
Gördüğümüz 300 Ispartalı bir yerlere saldıran kalabalık bir orduya karşı ülkelerini savunuyor. Termopillerde İranlıları durduran Ispartalılar tarih yazan Helenlerin ve Romalıların sayesinde ebedileştiler. Orada Ephialtes diye kişiliği henüz pek iyi tahlil edilmemiş biri vardı; Perslere yan geçitleri gösterdi. Kral Leonidas’ın kuvvetleri kahramanca savaşarak öldüler.
İnsanlar Leonidas’ı yiğitliğinden dolayı halen kutsar. Ama bu filmi çeviren avukattan düşman daha evladır demek lazım. Çünkü Kral Leonidas’ın komuta ettiği Ispartalılar hepsi bilgisayar tipi ve Leonidas rolündeki Gerard Butler’ın aktör çizgileri de bu bilgisayar tipleri arasında kayboluyor.
Pers ordusu ise garip terörist kuklalara benzetilmiş, panayır maskeleri ile savaşan mahlukat. Şahlar şahı uçuk bir zenci manken; ne hikmetse er meydanının bütün olumsuz tipleri zenciler.
Zack Snyder kötü bir rejisör ve günün havasına göre ısmarlama bir film yapmış. Amerikan film endüstrisi hesapça İran’ı karalamayı hedefliyor besbelli.

Gerçek değil fantezi

Hollywood yarı eğitimli bir halkı kolayca kandırabiliyor. Daha önce de belirtmiştim. ABD halkı 20 yıldır “Rambo” filmleri seyrede seyrede, Vietnam’da zafer kazandıklarına inandırılmıştır. Gençler arasında yapılan anketler böyle tuhaf sonuçlar vermişti. Garabeti sadece Amerika ile sınırlamayın, başka yerlerde de üç aşağı beş yukarı aynı sonuç ortaya çıkabilir.
Sinema insanları etkileyen bir 20′nci yüzyıl icadı; hele eğitimsiz kitlelerin zihnini kolayca saptırabiliyor. Çocuklarına tarih öğretemeyen bizimki gibi ülkede böyle filmleri yasaklamasak bile; filmin tarihi gerçeği yansıtmayan bir fantezi olduğunu sinemaya gelenlere notla veya ekranda bir tebliğ ile bildirebiliriz.
İran İmparatorluğu bu değildi, büyük medeniyetti; Pers savaşları denen savaşlar Panhelenist bir vatanseverlikle karşılaştı. Yine de zafer Isparta-Atina rekabetini önleyemedi. Geçen sene “Büyük İskender” denen kepaze üründen sonra, Hollywood’un İran ile ilgili parçalarına dikkat edelim. Zira fazla bir şey bilmeden, filmin hasılat rakamlarını zikreden ve sorumsuzca reklamını yapan basındaki bazı yazılar hiç değilse filmin sanat yönüne de bakmayı düşünmüyorlar. Ve benim gibi fazla araştırmadan kızınızı bu filme götürürseniz, üzülürsünüz. Milliyet-25.03.2007
Fax: (0312) 427 20 67

h1

Çanakkale ve insan!

Mart 19, 2007


İDRİS AKYÜZ-BUGÜN

Çanakkale Savaşları’nın dün 92′nci yıldönümüydü. Bir kez daha dünyanın gelmiş geçmiş en kanlı savaşlarından birini, yine içimiz burkularak andık.

Askeri dehalık adına savaş tarihinde destansı bir öykü olan Çanakkale Savaşları, ne yazık ki aynı zamanda dünyanın en büyük toplu katliamıdır ve bu bağlamda insanlık adına takdir edilebilecek hiçbir yanı yoktur! Bir başka açıdan bakıldığında ise “aşağılık emperyalist İngiliz zihniyeti” nin neden olduğu eşi benzeri görülmemiş bir cinayetidir. Zira, başta Türk’ü, İngiliz’i, Avustralyalı’sı, Yeni Zelandalı’sı, olmak üzere yüzbinlerce insan bu savaşta hayatını kaybetmiştir. Ve nihayetinde bu savaş Türkiye’nin; beylik deyimiyle “Avrupa’dan yüz yıl geri kalmışlığı” tespitinin en önemli nedenidir.

Çünkü, Türk insanı o savaşta, “yaratıcı beyin gücü”nü de bütünüyle toprağa gömmüştür! Okumuş yazmış, yaratıcı insanlarımız topyekün bu savaşta yok olmuştur. Bir nesil tüketilmiştir. Belki kimileri benim bu düşüncelerime katılmayacak ve bu söylediklerimi yadırgayacaktır. Olabilir… Ama ben böyle düşünüyorum…

***

1985′te Çanakkale Savaşları’nın 70′inci yıldönümü törenlerine katılmak üzere, “sıhhiye yüzbaşısı” rütbesiyle bize karşı savaşan bir İngiliz gelmişti İstanbul’a… 92 yaşındaydı… Havalimanında sormuştuk kendisine “Ne hatırlıyorsunuz?” diye… Şu yanıtı vermişti; “Unutamadığım iki şey var; biri gökyüzünün kızıllığı, ötekisi ise sivrisinekler. Sivrisinekler bile karşıydı bize!” Gerçekten de savaşta, çıkarma sırasında İngilizler’in saplandığı sivrisinek bataklığı onları sıtma ile de mücadele etmek zorunda bırakmıştı. Ve İngilizler sıtma hastalığından da epey kayıp vermişti.

***

1989′un Ekim ayında, Çin’in Şahghay kentinde bir alışveriş merkezinde dolaşırken, iki yaşlı insanla karşılaştım… İkisi de beyazdı… Çin ırkının arasında onlar da benim gibi hemen fark edilebiliyordu. Ellerinde poşetleri, yürüme zorluğu çeken bu iki insana yardım etme gereği duydum… Ve onların bir bankoda oturmasını sağladım. Yaşlı adam eşine, benim nereli olduğumu sordu. Kadıncağız da soruyu bana iletti… Türk olduğumu öğrenince yaşlı adamın gözleri parladı ve bir an elini bana uzatıp, yanına oturmamı istedi. Ağır konuşuyor ağır işitiyordu… Avustralyalı idi ve ömrünün son günlerini dünyayı gezerek geçiriyordu. Bana şöyle dedi; “Ben Gallipolli’de (Gelibolu) size karşı savaştım. İlk yurtdışı deneyimimdi ama ne yazık ki hiç tanımadığım, bilmediğim ve hiçbir düşmanlığım olmayan insanları öldürmeye gitmiştim oraya. Ne hakla? Benim ne işim vardı orada?”

***

Bu iki anı beni Çanakkale Savaşları’nı yeniden değerlendirmeye, yorumlamaya itti… Çanakkale’nin “insan ve insanlık unsuru”nu merak ettim. Ve bulabildiğim ulaşabildiğim kaynaklardan öğrendiklerimle vardığım nokta şu oldu; insanlığın erdemi eninde sonunda galip geliyor. İnsanoğlu, bu süreçte büyük bedeller ödüyor, ödetiyor ama nihayetinde bir noktada o erdemin farkına varabiliyor. Çanakkale’de bu topraklar uğruna canını vermiş şehitlerimize bir kez daha minnetlerimi sunuyorum. Ve bu topraklarda bugün hayatını kaybedip kucak kucağa yatan İngiliz’i, Yeni Zelandalı’sı, Avustralyalı’sının anısı karşısında saygıyla eğiliyorum! Zira nihayetinde hepsi insandı! Allah bir daha insanlığa böylesi savaşlar vermesin!

h1

18 Mart Çanakkale

Mart 18, 2007

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

18 Mart, Çanakkale Deniz Savaşı’nın 92. yıldönümü. Bu savaş dünya tarihinin de çok önemli savaşlarından biridir.

Çanakkale Savaşı iki kısımdan ibarettir. İlkinde İtilaf Devletleri, Çanakkale’yi boğazdan geçerek İstanbul’a ulaşmayı denemiş ve durdurulmuştur. 18 Mart sabahı üç filo halinde Çanakkale Boğazı’na giren İngiliz-Fransız Donanması, Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlara ve tabyalardan açılan ateşlere mağlup düşmüş ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Çanakkale zaferi olarak kutlanan bugün, işte bu deniz-kara savaşının yapıldığı ve İtilaf güçlerinin Çanakkale’yi deniz yolundan geçemeyeceklerini kesin olarak anladıkları gündür. Bu savaşın askerî değeri yüksektir.

Savaşın asıl trajik boyutu bundan sonra başlamıştır. Dünya tarihinde, o güne kadar yapılan savaşlar arasında en fazla insan kaybı, Çanakkale Savaşı’nın kara muharebelerinde olmuştur. Çanakkale’yi denizden geçemeyeceklerini anlayan İtilaf Devletleri bu sefer çıkarma yaparak yarımadayı ele geçirmeye teşebbüs eder. 25 Nisan sabahı başlayan çıkarma ile savaşın ikinci safhasına geçilir. Bu safha da 1915 yılının kış ayları geldiğinde sona erecek ve İngiliz-Fransız güçleri kesin bir bozgun ile Gelibolu’yu terk edecektir. Bu savaşta toplam kaybımızın 250 bin civarında olduğu, karşı tarafın da aynı rakama yakın kayıpla savaştan çekildiği kabul edilmektedir. Hiçbir sonuç alınamayan bu savaşta toplam insan kaybı 500 bini geçmektedir. İstiklâl Harbi’miz için verilen toplam kayıp rakamının 6 binden 20 bine kadar değişen rakamlar olduğu hatırlanırsa, Çanakkale savaşlarının dehşeti daha iyi anlaşılır.

Gelibolu Yarımadası’nı gezenler, yarım milyon civarında insanın bu kadar dar bir alanda hayatını nasıl kaybettiğini anlayamaz. Daracık bir alanda yoğun ateş altında, 10-15 metre mesafedeki mevzilerde iki taraf süngü savaşı da yaparak bir yazı geçirmiştir. Her metrekareye düşen mermi sayısının 4 bin civarında olduğu söylenmektedir ki, bu rakam yaşanan cehennem hakkında basit bir fikir vermektedir.

Çanakkale hem bir destan, hem de bir dramdır. Osmanlı Harbiye Nezareti, bu savaş süresince asker kayıplarını kaydederken neslin sona ereceği korkusuna kapılmıştır. Askerlere savaş süresince verilen memleket izinleri bu korkunun eseridir. Genelkurmay bu izin belgelerinden bazılarını Latin alfabesine çevirerek bastı. Bu belgelerde izin gerekçesi olarak “nüfusun tekasürü” ibaresinin yer alması, neslin sona ermekte olduğu korkusunun şiddetini göstermektedir. Savaşan asker memleketine “nüfusu çoğaltmak” için gönderilmektedir. O yılların aydın neslinin büyük kısmının bu savaşta yitirildiği, geri kalanın da İstiklâl Harbi’nde tükendiği unutulmamalıdır.

Çanakkale Savaşı’nın dünya tarihinin yönünü değiştirdiği doğrudur. Osmanlı Devleti Çanakkale Savaşı’nı kaybetseydi, ihtimaldir ki savaşın başında teslim olacak ve parçalanacaktı. Sevres’in dört yıl gecikmesi, her şeyden önce sömürgecilerin enerjisini ve sabrını tüketti. İtilaf Güçleri Çanakkale’yi geçseydi Bolşevik Devrimi olmazdı. Böylece Rusya Doğu Cephemizi bütünüyle çökertmiş olabilirdi. Diğer dünya halkları için Çanakkale’nin İkinci Harbe, sonrasında sömürgeciliğin tasfiyesine uzanan etkilerde bulunduğu iddiası da büyük ölçüde doğrudur.

Çanakkale Savaşı, Gelibolu Yarımadası’nda geçmiş ama sonuçları bütün dünyada yaşanmıştır. Bizim düşman karşısındaki direncimizin ve özgüvenimizin arkasında da, başka birçok şeyin yanında bu savaş durmaktadır.

Şehitlerimizin ruhu şad, mekanları cennet olsun.
18 Mart 2007, Pazar m.turkone@zaman.com.tr

h1

Hay Abdülhamid kadar…

Mart 14, 2007

A.TURAN ALKAN

Düşünüp taşındım; neticede sansürcünün biri olduğuma karar verdim.

Gönlüm isterdi ki modaya uyup ben de “sünsüre hayır!., bu çağda sansür olur mu?.., fikir hürriyeti on paralık ediliyor!” diye ortalığı velveleye veren liberal ruhlu köşe erbâbıyla hemdert olayım. Kalbimi dinledim: “Boşver” dedi.

Boşveriyorum.

Sansüre karşı olmanın, küçük yaşlardan beri bize öğretilmiş ama üzerinde düşünülmemiş bir fikir olarak içi fena halde boşaltılmış bir rol olduğunu fark ediyorum.

Sansürcüyüm, sansürcüsün, sansürcüyüz; ikiyüzlülüğün âlemi yok.

Sansür aleyhtarı olmanın mantığı nedir? “Sen bana ne okumayacağımı, ne seyredemeyeceğimi, neyi düşünemeyeceğimi telkin edemez, benim adıma seçemezsin. Açın kapıları, açın pencereleri, gökkuşağının yedi rengi odama doluşsun; ki ben istediğimi seçebileyim. Hürriyet budur!”

Açın dünyanın bütün kümeslerinin kapılarını, sansarlarla tavuklar, tilkilerle ördekler, kurtlarla koyunlar rahatça tercihlerini yapabilsinler! Okulları kapatın; çünkü orada önyargılar belletilir; bir şartlandırma süreci olarak eğitim, hürleştirmekten ziyade sınırlar; kapılar, pencereler, köprüler, filtreler koyar; “iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan, eğriyi doğrudan” ayırd etmeyi tâlim eder!

“A, delinin zoruna bak ayol; sansüre karşı olmayı kuralsızlık gibi gösteriyor aklınca” diye düşünmenizde mahzur görmüyorum, öyleyse siz de kuralcı olduğunuzu kabul edeceksiniz. Kurallar vardır ve kuralcılık iyidir; ben de kuralcının tekiyim neticede. Çocukların korunmaları, ticaretin denetlenmesi, mahremiyet ve özel hayatın sakınılması, şiddetin ayıplanması vb. gerektiğini düşünenlerle beraberim. (bkz. http://www.ntvmsnbc.com/news/400494.asp)

Tencereme giren ıspanağın kalitesini önemsersem manav da, belediye de, toptancı da, üretici de, tarım sektörüne teşvik veren bakanlık bürokratı da önemseyecektir. Alın size sansür; alın size ıspanaklar arasında ayırımcılık; kötü ve kalitesiz ekmek pişiren fırını cezalandıran zabıta da neticede sansür (yasak) uygulamaktadır.

Ispanak ve ekmek önemli ise, fikir hürriyeti ve hür yayıncılık adına ekranlardan üzerime boca edilen şeyler de önemlidir.

“İyi ya sen de seyretme birader” diyeceksiniz; seyretmiyorum zaten, otuz saniyesine katlanmak bile bende hakarete uğramışım hissi uyandırıyor, bu gidişle haberleri bile boykot edip ekranı sadece DVD ile sinema seyretmeye tahsis edeceğim; lâkin efendim bu işler benimle bitmiyor; aziz halkımız gözüne far tutulmuş gibi tâ be sabah ekran karşısında. Dünya görüşünü, zevkini, tüketim tarzını, fikriyatını, kelimelerini oradan ediniyor. Neticesinden memnun iseniz benim için mesele yok; kimsenin oyuna talip değilim zaten, ama haber sitelerinde okuyucu yorumlarını takip ediyorum bir zamandır; şoka giriyorum, üşütmelere uğruyorum, genel oy, millî irâde prensibine inancım zayıflıyor.

Zihin karışıklığı, ‘aydın’ nâmını verdiğimiz esnaf zümresi ile ahaliyi aynı hizada gösteriyor; “hizâ”nın hizâsını siz takdir ediniz, ben karışmam.

Sansür aleyhtarı güzide basınımızın fevkalade liberal kalemleri, yasak denince devletin bazı beceriksiz kurumlarını ve aynı beceriksizlikle mâlul kurallarını anlıyorlar; özel hayatlarını geçelim, çalışma düzenlerinde ne kadar sansür yaptıklarını ve sansüre uğradıklarını kendileri bile fark edemezler, eminim. Mâbedlerinin mihrabına çiviledikleri batı dünyasında sansür ve oto-sansürden haberdar mıdırlar dersiniz?

“Abdülhamid sansürü” diye bir klişe öğrenmişlerdir; ne zaman sansür bahsi geçse onu hatırlar, koroya katılıp görevlerini yerine getirirler.

Abdülhamid sansüründen sızlananlar, çok değil, bir yıl geçmeden kendi sansürlerini koyduktan sekiz sene sonra…

“Hay Abdülhamid kadar…” diyeceğim geliyor! t.alkan@zaman.com.tr

h1

Kerkük petrolü Abdülhamit’indi

Ocak 28, 2007

civaoglu.jpg
SULTAN II. ABDULHAMİD

GÜNERİ CİVAOĞLU

Kerkük sorununun özü petrol. Irak petrolünün yüzde 35′i gibi müthiş bir gelir kaynağı bu. Osmanlı döneminde petrol kuyuları nasıl açıldı? Ve nasıl elden çıktı?
Abdülhamit’e önce İngiltere Büyükelçisi gelir. “Osmanlı topraklarında arkeolojik kazılar yapacak İngiliz bilim adamları için izin” ister.
Abdülhamit çevresindekilere sorar:

“Ne kazısı? Ne arayacaklarmış?”
“Sultanım, işte toprak altında kalmış eski devirlere ait kırık çanak-çömlek arayacaklar. Onlar bu işe meraklı” derler.
Abdülhamit de, “Zaten büyükelçinin verdiği bilgi de öyle” cevabını verir.
İngilizlere böylece “Sultan izni” çıkar.

Kara altın
Ancak İngilizlerin toprak altı çalışmaları uzadıkça uzar.
Abdülhamit’e şöyle jurnaller gelir:
“İngilizler toprak altında çanak-çömlekten başka şeyler arıyor galiba… Dev çivilerle toprağı deliyorlar…”
Bunun üzerine Abdülhamit kuşkulanır. İngilizler izni, “Arkeolojik araştırma yapacağız” diye almışlardır, ama o yörede gerçekten de petrol aramaktadırlar.
Abdülhamit, İngilizlerin iznini iptal eder.
Ardından bu kez Alman Büyükelçisi saraya başvurur.
Kaizer’in şahsi ricası olarak, “Osmanlı topraklarında arkeolojik araştırma yapacak Alman bilim adamları için izin” ister.
Abdülhamit, Kaizer’e güvenmektedir.
İzni verir, ama gene de kuşkuludur.
İngilizlerin yaptıklarını unutmuş değildir.
Kuzey Irak’a jurnalciler gönderilir, gelen rapor, İngilizler için yazılmış olanın aynıdır:
“Almanlar da İngilizler gibi çanak-çömlek değil, başka şeyler arıyor. Bu, petrol olabilir. Buldular ya da bulmak üzereler…”
Abdülhamit, dost bildiği Kaizer’in kendisini aldatmış olmasına çok üzülür ve içerler.

Hazine-i Hassa’ya
Abdülhamit, petrol aramalarını kendi iradesiyle sürdürtür. Petrol bulunan araziyi kendi kişisel mülkü olarak kaydettirir. Geliri de kendi hazinesine gelecektir.
İyi para kazanır.
Hatta ilk defa “Güzel kazanıyorum, yılda 500 bin altın gelirim var” der. Bunu sağlayanın da, Hazine-i Hassa’nın başındaki Agop Efendi olduğunun altını çizer.

İttihatçıların fendi
İttihatçılar, iktidara gelince durum değişir. Tahttan indirdikleri Abdülhamit’in şahsi mülkü olan Kuzey Irak’taki petrol arazilerini, devlet malı haline getirirler.
Ve… Osmanlı Devleti yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Kerkük, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmıştı. Artık Ankara’nın, Kuzey Irak petrolleri üzerinde hak iddia etmek olanağı -hukuken- dayanaktan yoksundu.
Oysa… Abdülhamit’in şahsi serveti olarak kalsaydı, uluslararası hukuk gereği, onun vârislerine geçecekti. Oluşum halindeki Kürt devletine büyük bir maddi güç sağlayacak olan Kuzey Irak petrol kuyuları ve gelirleri Osmanoğlu ailesinin olacaktı.
“Alternatif tarihe” bir ilave…
Tabii bu geliri de daha yıllar önce satıp savurmazlar idiyse…
gunericivaoglu@milliyet.com.tr