Archive for the 'Özgürlük Yazıları' Category

h1

Bir liberalden ne bekliyorlar?

Mart 28, 2007

PROF.DR.MUSTAFA ERDOĞAN

Vaktiyle bir düşünür, ‘bir liberal, tanımı gereği, özgürlüğe inanan insandır’ diye yazmıştı. Eğer liberalizm konusunda akademik bir makale yazıyor olsaydım, bu tanımda eleştirilecek yanlar bulurdum. Ama problemli yanlarına rağmen, bu yazının amaçları bakımından bu tanım yine de işe yarayabilir.

Türkiye gerçekten garip bir ülke. Özellikle de okumuş-yazmışları… Çünkü, bu ülkede bir liberal, başka hiç bir şey için değil, sadece özgürlükçü olduğu için muaheze ediliyor. Onu, Türkiye’nin medenî bir siyasete ve genel olarak daha özgür bir atmosfere kavuşmasını kendisine dert edindiği için karalıyorlar. Bu ülkenin ‘aydınlar’ı bir liberalden en önce ve her zaman özgürlüğün savunucusu olmasını değil, fakat devlet ideolojisinin ve adına ‘çağdaşlık’ dedikleri tek bir hayat tarzının sözcülüğünü yapmasını bekliyorlar.

İnsan haklarını, hukuk devletini, demokrasiyi, çoğulculuğu, iç ve dış barışı, dünyalılaşmayı savunmak onların gözünde bir liberal için bile kusur teşkil ediyor. Liberallerin de kendileri gibi skolastik olmalarını, özgür ve açık düşünceden uzak durmalarını istiyorlar. Türkiye’nin kimi ‘ilerici’leri resmî dogmaları takdis etmek ve düşünceyi dondurmak ham hayalinin peşinden koşuyor ve böyle olmayanlara düşmanlık besliyorlar.

Sadece liberallerin değil hiç kimsenin ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ vatandaş olmasını istemiyorlar. Onlar aslında Türkiye’de özgür ve aktif vatandaşlardan oluşan medenî bir toplum değil, fakat egemen iradeye kayıtsız şartsız boyun eğmeye hazır bir ‘tebaa’ olsun istiyorlar. ‘Çağdaş’ görünümlü ama zihinleri tutsak bir yığın…

Bu ülkede eli kalem tutanlarımız, özellikle de onlar, liberalin de iki yüzlü olmasını tercih ediyorlar. Özgürlük, hoşgörü, barış ve adalet gibi evrensel değerlerin ‘bize özgü’ şartlara kurban edilmesine liberalin göz yummasını, onun kendi kendisini inkár etmesini bekliyorlar. Resmî adaletsizliklere ve hak tanımazlıklara boyun eğmeyen liberalin ‘küstahlığı’nı bir türlü affedemiyorlar. Onun dindarların da özgürlüğünü savunmasını hazmedemiyor, hatta bunu onun en büyük ayıbı (‘büyük günah’ı mı demeliydim acaba?) olarak görüyor ve göstermeye çalışıyorlar.

İstiyorlar ki, ilkokul düzeyindeki bilgi ve şartlanmalar yetişkinlik çağlarında bile yurttaşların zihinlerini tutsak almaya devam etsin. İnsanların zihinleri hiç bir zaman özgürleşmesin. Yurttaşlar hep çocuk kalsın, yetişkin olmasınlar. Hep çocuk kalsınlar ki, ‘demokrasi’ adı altında sahnelenmesini tercih ettikleri müsamerenin, siyasetsiz ‘siyaset’ müsameresinin hazzı onlara yetsin, bu oyundan kuşkulanmak akıllarına gelmesin.

Hiç kimse de bu oyunu ifşa etmesin, edemesin istiyorlar. Eğer bir liberal bunu yapmaya cür’et ederse onu yalan ve iftirayla boğmaya hazırlar. Kadim faşistlerle neo-faşistler birlik olup ona ‘çatlak profesör’, ‘skandal hukukçu’, ‘Cumhuriyet düşmanı’, ‘Türkiye düşmanı’, ‘láiklik karşıtı’, hatta ‘vatan haini’ gibi insafsızca yaftalar yakıştırmaktan marazî bir zevk bile duyabilirler.

Böyle yapmakla belki şu anki amaçları her neyse ona ulaşabilirler. Ama hepsi bu kadar, ondan ötesi yok. Ne bir liberali özgürlük davasından vaz geçirtebilir, ne de Türkiye toplumunun özgürlük ve refah arayışını engelleyebilirler. Bunların hepsi geride kaldı. Hırçınlıkları da bunu bildiklerinden olsa gerek.merdogan@stargazete.com 28/03/2007
herbert-list_fish.jpg

h1

Şairler özgür kalabilse…

Mart 23, 2007

ALİ ÇOLAK

‘Hece’ dergisi ‘özel sayı’larla hatırı sayılır bir kütüphane oluşturdu. Türk Romanı, Eleştiri, Tanpınar, Diriliş, Nurettin Topçu, Nuri Pakdil, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet… Bu sonuncusu, başka bir anlam taşıyor. Nazım’a ‘Türkçenin şairi’ olarak bakan ‘nesnel’ bir içeriğe sahip. Nazım Hikmet sayısında benim de bir yazım yer aldı. Kimi dostlarımın ısrarıyla yazıyı bu köşede de yayınlamayı uygun gördüm. İşte o yazı:

Şairlerine haksızlık etmiş bir ülkenin insanları olduğumuzu düşünürüm ben. Yok, onları hapislerde, menfalarda çürüttüğümüz için değil. Bunlar biter bir gün, unutulur; ama sevenlerinin, yandaşlarının onlara taşıyabileceklerinin ötesinde bir ‘misyon’ yüklemeleri o en değerli şeylerini, ‘varlık sebepleri’ olan şiirlerini daraltır. Dahası, azımsanmayacak bir okur kitlesinin ondan uzak kalmasına hatta ona düşman olmasına sebep olur. Bir şaire bu kötülüğü yapmaya kimin hakkı var?

Ben Nazım Hikmet’in böyle bir haksızlığa maruz kaldığını, dolayısıyla uzun, çok uzun yıllar toplumun büyükçe bir kesiminin bu ‘komünist şair’e düşmanlık beslediğini; biraz da bu yüzden onun şiirinden habersiz kaldığını düşünürüm. Ancak soğuk savaş yılları sona erip Türkiye’deki o kör ve keskin ideolojik kamplaşma yumuşadıktan sonra Nazım’ın şiiri, ‘karşı cephe’den bir kısım yeni okurla tanışabilmiştir. Bir şair için bundan daha acı ne olabilir? Ya da bir okurun, mesela dünya edebiyatının pek çok komünist şair ve yazarının eserini okuyup severken (belki onun ideolojisini bile bilmeden yahut aklına getirmeden) kendi dilinin büyük şairlerinden birinden mahrum kalması nasıl açıklanabilir? Bu haksızlığa maruz kalanın sadece solcu Nazım Hikmet olduğunu söylemek elbette haksızlık olur. Akif de, Necip Fazıl da, Sezai Karakoç da benzer körlüklerin esaretiyle önemli bir okur kitlesinin ilgisinden mahrum kalmıştır.

Nazım Hikmet ve şiiri, bana kalırsa o uzun kamplaşma yıllarında amacını aşan bir ideolojik araç haline getirilmiştir. Kendisini ve şiirini bayraklaştıran ‘cemaat’, haris bir kıskançlıkla onun sadece ‘komünist bir şair’ olarak kalmasında ısrar etmiş; okunup sevilmesine müsaade etmemiş, ondan bir demagog, siyasî bir figür, bir önder olmasını istemiştir. Ve öyle de olmuştur. Oysa o demagog, Türkçe’nin 20. yy’daki en iyi şairlerinden biridir ve onu okumaya herkesin hakkı vardır. Söz konusu tutum, Nazım’ın şiirini, bu düşüncelere soğuk okurdan uzak tuttuğu gibi, araştırmacıların, bilim çevrelerinin ilgisinden de mahrum bırakmıştır. Bir an, bütün bunların olmadığını, Nazım’ın keskin bir ideolojik savaşın bayrak isimlerinden biri haline getirilmediğini varsayalım… Evet, belki bu kadar ‘popüler’ olmazdı; ama sanırım şiiri daha çok insan tarafından okunur ve sevilir; akademik ve serbest araştırmacı çevrelerinde üstüne daha çok çalışma yapılır, kafa yorulurdu. Ben, hangi cenahtan olursa olsun, bu dilin içine doğmuş bir okuryazarın, sırf ideolojik sebeplerle Türkçe’nin önemli bir yazarını, şairini okumadan, bu dilin farklı bir rengini ve tadını tanıyamadan dünyadan göçmesine ah ederim. Yazık ki Nazım Hikmet’in şiirini tanıyamadan, Türkçe’nin yalnız onun şiirinin kuytularında açmış çiçeklerini göremeden, tadamadan giden çok insan vardır. “Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat” dizesini söyleyen bir şairi okuyamamak ne hazindir! İşte bu yüzden şairler, yazarlar sevenlerinin tasallutundan, esaretinden; ideolojilerin kendilerini getirip bıraktığı anlamsız uçurumlardan kurtarılmalıdır diye düşünürüm.

Nazım Hikmet şiiri, evet; Türkçe’nin 20. yüzyıldaki en özgün tatlarından biridir. Serbest şiirin imkanlarını onun kadar coşkuyla kullanabilen kaç şair vardır? Ve elbette halk dilinin küfürden ağıtlara, yergiye, türkülerden deyimlere o çok kıpırtılı ve cümbüşlü hazinesi Nazım’ın şiirinde uzun uzun nefes alır. Nazım, hiç şüphesiz modern Türk şiirinin köşe taşlarından biridir ve onun o pırıltılı, coşkulu şiir dili pek çok zaman yalnız kendisinin geçebildiği son derece dar, tehlikeli bir yolu andırır. Her şiire soyunanda kaçınılmaz bir taklit etme hissi uyandıran ve fakat benzerini yazabilmek neredeyse imkansız olan bir şiirdir Nazım’ın şiiri. Garip ve acı olan, onun şiirinin uzun yıllar ideolojik bir sembol olarak göndere çekilmesi, daha da acısı, devlet eliyle o şiire yasaklar konulması, o şiirleri okuyanların cezalandırılmasıdır sanırım. Şairler keşke özgür kalabilselerdi.a.colak@zaman.com.tr
20 Ocak 2007, Cumartesi-ZAMAN

h1

Görüşler çürütülür, insanlar değil

Mart 19, 2007

SAMİ SELÇUK

Şimdi de Yurttaş Evren’in görüşleri karşısında sergilenen bu tepkileri, tek Tanrı’lı dinler ve hukuk açısından ele alalım.

Tek Tanrı’lı dinlerin bu konudaki duruşları, çok daha ötelerdedir, kesindir ve açıktır.

Tek Tanrı’lı dinler ve özellikle İslam şöyle der: Bir insanın iç dünyasını sadece Tanrı bilir. Ölümlülerin iç dünyayı keşfe çalışmaları ve bildiklerini iddia etmeleri kendilerini Tanrı ile özdeşleştirmektir, ona eş koşmaktır; en büyük günahtır.

Hukuk da aynı doğrultuda kulaklarımızı çeker ve şöyle der: Hukuk, kural olarak, insanların iç dünyası ile ilgilenmez. Bu dünya tartışmanın dışındadır. Bu bir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, her gün işittiğimiz, okuduğumuz sıradan görüşler için değil, toplumu, bireyleri sarsan, şaşırtan yeni görüşleri sergilemek için vardır (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 7.12.1976 tarihli ünlü Handyside ve onu izleyen aynı doğrultudaki kararları). Görüşler ve inançlar, suçlanmak şöyle dursun, kınanamazlar bile (Anayasa, md. 24, 25, 26). Bu da iki.

İlkin kendimize şu soruyu soralım: Başkalarının onaylamadığımız görüşlerini, inançlarını, hatta suç olmayan davranışları sergilemelerini bir hak olarak savunuyor muyuz? Yoksa bu hakkı ortadan kaldırmak isteyenleri içimizden sevinerek destekliyor ve sahiplerini toplumdan dışlamak istiyor muyuz?

Şimdi de kararınızı verelim: Bu sorulardan birincisine evet diyorsak; o zaman bizler, demokrat insanlarız demektir. Bu sorulardan ikincisine evet diyorsak; o zaman bizler, demokrasinin olmazsa olmaz ilkeleri olan özgürlük, çoğulculuk ve katılımcılık boyutlarına karşı çıkan birer entegrist/bağnaz, hatta faşist insanlarız demektir.

Yineliyorum.

Görüşlerinden dolayı insanları kınamak; insanlığa, doğaya, felsefeye, ahlaka, dine, hukuka karşıtlıktır.

Tek Tanrı’ya inandığı halde insanın iç dünyasını keşfe çıkmak; Tanrı’nın yerine göz dikmektir, günahkârlıktır.

Hekimliğe özenerek düşüncesinden ötürü insanlara biyo-fizyo-psikolojik tanılar koymak; insana özgü (beşeri) sınırları aşmaktır.

O insanın geçmişi ile bağlantı kurmak ve tartışmanın konusu dışına çıkmaktır; çarpıtmadır, mantık saptırmasıdır (paralojizmdir).

Görüşlerinden dolayı insanları suçlamak; yargının/yargıçların yerine geçerek hukuksal tanılar koymak, hukuk bilincinden yoksunluktur, yargının/yargıcın bağımsızlığına saldırıdır.

O halde bu yöntemlere asla başvurmayalım.

Ama yanlış olduğuna inandığımız bir görüşü eleştirme hakkımızdan da asla vazgeçmeyelim; toplumun doğruya ulaşması için çabalayalım. Bu bizim insanlığa karşı ödevimizdir. Ödev kaçkını olursak ya da eleştiriyi ertelersek, kendi beklentilerimizi, çıkarlarımızı insanlığa olan ödevimize üstün tutmuş oluruz. Bu, insanlığa da, ahlaka da aykırıdır.

Unutmayalım. Ölüm ve beden cezalarının dışlandıkları bir dünyada yaşıyoruz. İnsanları, işledikleri suçlarından dolayı bile yok edemiyorsak, düşüncelerinden dolayı hiç yok edemeyiz, dışlayamayız.

Son sözlerim de şunlar: Görüşler yok edilemezler, sadece çürütülebilirler. Ama uygar bir toplumda görüşlerinden dolayı insanlar asla çürütülemezler.

Öyleyse darbe yapan Orgeneral Evren ile Yurttaş Evren’i birbirinden ayıralım. İnsanları ve ilkeleri pestil gibi yamyassı etmeyelim. Evren’i çürütmeye kalkışmayalım. Ama yanlış buluyorsak görüşlerini uygarca çürütelim.

Demokratları çoğaltalım.

Düşünceyi açıklama özgürlüğü sınavından geçersek, bu özgürlüğü içselleştirir, özümsersek, uygar insan ve çağcıl dünya ile kolaylıkla buluşabilirsiniz.

19.03.2007-STARherbert-list_fish.jpg