Archive for the 'güzel yazılar' Category

h1

Bir çiçeğe bin bakış borçluyum!

Mayıs 6, 2008

SENAİ DEMİRCİHer bahar yaşıyorum bu acemiliği. Her bahar ayağım dolanıyor, başım dönüyor, bakışım çatallanıyor, ellerim terliyor. Acemiyim bu bahar yine. Ustaca karşılayamıyorum baharı. Tecrübemi konuşturamıyorum bi’türlü. Oysa, ustalaşmış olmalıydım. Acemi bir bahar karşılayıcısı olmak için mazeretim kalmamış olmalı.
Kırkbeşinci baharım bu. Kırkbeşinci olmasına kırkbeşinci ama adı üzerinde bu bahar ilkbahar. Hep “ilk” var başında “bahar”ın. “İlk” defa görüyorum bembeyaz coşkuyla köpüklenen denizler gibi hayata koşan ağaçları. İlk defa fark ediyorum terütaze sevinçlerle varlığa uç veren lâleleri, papatyaları, menekşeleri. Pencere önüme kadar taşmış bir bahar karşılıyor beni. Kaçsam da yol kenarlarında yakalıyor beni gelincikler. Kızım bir kırçiçeği koparıp uzatıyor elime. Sadece çiçeklerin isimlerini saymaya boş vaktim oluyor. Lâle, sümbül, frezya.. Sarısı var! Eflatunu var! Kızılı da! Ah bir de kokuları! Mor salkımlar ise selam vermeden geçiyorum diye rayihalarıyla uzanıyorlar burnumun dibine kadar. Bu arada erguvanları da kaçırmamalı. Bir fıskiyeden fırlar gibi ağacın her yanına sarılan, budakları beklemeden, hiç nazlanmadan patlayıp duran o efsûnlu renkleri. Güllerin başında ise bir ömür beklemeli sanki. Yaprak yaprak güzellik dermeli. Bir de ıhlamurlar kokmaya başlarsa, ne ederim ben? İşim başımdan aşkın benim. Hangi çiçeğe, hangi ağaca, hangi kokuya, hangi renge tutunup da kalayım? Hangi güzelliğin yüzüne asılıp da durayım?

Etrafımda her an yeni renkte yeni kokularda sürüp giden bir şehrâyin var. O kadar çok ki seyredilecek, üzerinde durup tefekkür edilecek yaratılış! Hakkını veremediğime yanıyorum baharın. Hep alacaklı kalıyor benden bahar. Onca güzelliğe bakış borçlanıyorum her defasında. Yanından bir göz ucu bakışıyla geçiyorum sadece. Tek bir lâleyi bile bir bahar boyu seyretmeye değer diyor dostlar. “Kırkbeşinci baharının ihtisasını lâleler üzerinde yap! Ama o kırmızısının tonunu ne bayrağa, ne bordoya ne pembeye benzettiğin renkteki o lâleye ayır vaktini. Altı yaprakla açıp da, sonra yapraklarını bir bir döküşündeki hüznü de seyret. Bir ömür yeter sana bu sevinç, bu hüzün.”

“İyi de papatyaların gönlü kalmaz mı?” diyorum içimden. “Ya kasımpatılara nasıl yetişeyim?” “Menekşeleri ıskalamaya gönlüm hiç razı değil!” Bu kırkbeşinci baharı, hiç kimsenin uğramadığı bir kırda, hiç kimsenin özenerek dikmediği, hiç kimsenin de bile isteye seyretmeye tenezzül etmediği bildiğim en güzel kırmızıyı, en ince yüzde ağırlayan o gelinciklerle sarmaş dolaş geçirmeye de razıyım. Ancak belki o zaman, bu baharın hakkını verdim diye kocaman bir “Oh!” çekerim. “Galiba,” demişti Ali ağabey uzun bahar yolculuğumuzda “çiçeklerin kelebeği de gelincikler!” Kelebekler var bir de… Onlar ki sanki çiçeklerin suskun güzelliğine, kırların yalnız tazeliğine bir karşılık vermek üzere uçuyorlar, uçuyorlar. Kıpkızıl gelincikler, incecik yapraklarıyla nasıl yeşile sarıya boyalı kırların tazeliği üzerinde bir mühür gibi dikkat çekiyorsa, kelebekler de öyle! Nazenin hareketleriyle bak(amay)ışımızı dürtüp göz göz gezdiriyorlar o güzellerin yüzlerinde. Yoksa, bu baharı kelebeklere mi ayırsam?

Peki ya kuş sesleri? Kime nasıl açıklarım ben, kırkbeşinci baharında bile kuş seslerini birbirinden ayırt edemediğimi? Utanmam mı bu sağırlıkla? Kuşlar ki, çiçeklerin suskun güzelliğini sesten bayraklar gibi taşıyorlar, gönlün kapısı kulaklara taşırıyorlar? Kuş sesleri ki, bir gülün son yaprağını saran sesten bir yaprak daha örüyorlar! Dinlemeye vaktim yok! Telaşla geçiyorum aralarından! Seherlerde yarı uykulu, öğlelerde başka şeylere kulak kesilmiş halde, o bahar bestelerini kırkbeşinci defa daha kaçırıyorum, ıskalıyorum, yok sayıyorum.

Olmadı işte bak! Yine olmadı! Olmayacak! Bunca güzelliğe bir değil bin bakış borçlanarak gidiyorum. Bunca inceliğe minnet duymadan koştukça koşuyorum. Nereye gidiyorum?

Galiba, ilk defa! İlk defa bu kadar susayarak ve acıkarak bakışsız bıraktığım bunca güzelliğin hak ettiği ince bakışları, derin tefekkürleri fark ediyorum. Benim ıskaladığım yerlerde, benim bakmadığım yüzlerde, benim özenmediğim güzellerde, bin bakışlar, bin yakarışlar, bin minnet duyuşlar, bin hayret edişler, bin alkışlar, bin takdir edişler, bin hayran oluşlar olmalı. Bu baharı benim bir ömür seyretmek istediğim gibi seyreden birileri olmalı. Benim bıraktığım bakış boşluklarını dolduran, benim suskunluğa terk ettiğim seslere çağıltılı bir dinlemeyle karşılık veren, anlamsızca baktığım güzellerin hakkını fazla fazla verenler olmalı. Boş bakışlara kalmamalı bunca diriliş!

Şimdi o boşlukları dolduruyorum: Ve ben meleklere inanıyorum. İnandığıma da seviniyorum. İnandığım kadar çok bahar bestesi duyuyorum. İnandığım kadar çok bakış çiçeği deriyorum. Melekçe bakışlara bakan bahara daha başka bakıyorum. Dal uçlarına melekçe hayranlıklar diziyorum. Gül yüzlerde her an meleksî zikirler duyuyorum. Kuş cıvıltılarına melekçe çağıldayışlar ekliyorum. Her çiçeğin her haline her rengine her rayiha inceliğine en az bir melek tayin ediyorum. Bunca güzelliğin bunca bakışı hak ettiğini biliyorum. Meleklere yeni/den inanıyorum. Erik dallarında çiçeklerin ak köpükler gibi coşkusuna katılarak inanıyorum. s.demirci@zaman.com.tr

h1

Sadeleşmek ve kendini korumak

Temmuz 28, 2007

MELİH ARAT

16/06/2007

Her yılın başında o yıl öğrendiklerimi aybeay yazmaya çalışıyorum. Yılbaşı her ne kadar aralık sonunda gelse de, bence yıl okulların kapanmasıyla haziran sonunda geliyor; Eylül 15′te okulların açılmasıyla birlikte başlıyor. Bu yıl benim öğrendiğim en önemli şey nedir diye sorarsanız; iç içe geçmiş iki şeyden söz ederim: Sadeleşmek ve kendini korumak. Yaşamımızda uygulandığı zaman müthiş etkileri olan iki araç.

Sadeleştiğimiz zaman kendimizi koruyoruz; kendimizi koruduğumuz zaman sadeleşiyoruz. Öncelikli olarak eşyalardan sadeleşmek gerekiyor. Yaşamımızda kullanmadığımız o kadar çok eşya oluyor ki… Elbise dolapları, elbiseleri almıyor. Birçok insan, birkaç eşyasını çok severek giyiyor; diğerlerini giymiyor. Yılda bazen bir defa, bazen iki yılda bir defa. Sevmiyorsak, o eşyalardan sadeleşelim. İhtiyacı olanlara verelim. Böylece hem dolabımız rahatlar; hem de elbise seçeceğimiz zaman işimiz kolaylaşır. Üstelik yazlık kışlık yer değişimleri de daha az zaman alır. Televizyondan sadeleşmeyi başarırsanız, uyumak, okumak, düşünmek ve konuşmak için zamanınız oluyor.

Araba sahibi olanlar, arabalarını park etmek, sigortalatmak, vergisini ödemek, bakım yaptırmak zorunda kalıyorlar. Halbuki araba sahibi olmayanların böyle bir derdi yok. ‘Araba sahibi olmayın’ demiyorum elbette. Ama araba sahibi olacaksanız bile, lüks bir araba yerine daha mütevazı bir arabaya sahip olmak daha uygun olabilir.

Evinde daha az eşyası olanlar taşınmak zorunda kalırsa rahatça taşınabilirler. Yemek yerken daha mütevazı tercihleri olanlar, daha az kilo alıyorlar. Tam teşekküllü bir sofra mı, yoksa bazen bir çorbadan ya da biraz meyveden ibaret bir tabak mı? Bir kebapçıya gidip bir çorba, bir lahmacun, bir kebap, bir salata ve üstüne de kadayıf yemek mi, yoksa bir lahmacun bir salata yiyip kalkmak mı? İkincisini tercih edenler, midelerine eziyet etmedikleri gibi, cüzdanlarını da dolu bırakacaklar. Aynı zamanda az yemek yemenin ödülü olarak, sindirim işi daha da kolay olacak; sindirimle uğraşmayan kafaya da uyku basmayacak; düşünmeye devam edecek.

Kendini korumadan hiç söz etmedim diye düşünebilirsiniz; ama aslında söz ettim. Daha az yemek yiyen bir insan aslında kendini, kendi sağlığını korumuyor mudur? Daha az eşyaya sahip olduğunuz zaman temizleme ihtiyacı da olmuyor; düzenleme ihtiyacı da… Sahip olmadığınız eşyalar aynı zamanda çalınamıyor da… Sonuç daha az stres.

Sadeleşmeyle ilgili en önemli eylem de insanlarla ilgili. Çevremizdeki insanlardan da sadeleşmeliyiz. Özellikle karadelik olanlardan, enerji yutanlardan. Sürekli şikayet eden, eleştiren, tembellik yapan, olumsuz elektrik yayan insanlardan, arkadaşlardan da sadeleşmeliyiz. Özellikle bu insanlardan sadeleştiğimiz anda kendimizi, ruh ve beden sağlığımızı korumuş oluyoruz.

Kendi yapabilecekleri işler için bizden yardım isteyen insanlar var. Yardım etmek güzel bir şey; ama onlar kendileri yapabilecekse biz karışmamalıyız. Kendimizi ve zamanımızı korumalıyız. Başkalarının işlerinden sadeleşmek gibisi yok. Bize inanılmaz zaman veriyor.

Sadeleşmek ve kendini korumak öyle güzel bir seçim ki, insana uyumak için zaman, gerçekten yapmak istediklerini yapmak için fırsat, daha uzun yaşamak için sağlık ve enerji veriyor.m.arat@zaman.com.tr

h1

Rahmetli Tevazu Efendi

Temmuz 26, 2007

ELİF ŞAFAK

19/06/2007

Bir zamanlar beyefendi bir adamcağız yaşardı bu topraklarda. İsmi: Tevazu Efendi.

Tevazu Efendi, kılığı kıyafeti yerinde, kendi halinde bir insandı. Eski ve köklü bir ailenin evladıydı. Büyük büyük dedeleri bu memlekette önemli yerlere gelmiş, mevki ve makam sahibi olmuş insanlardı. Her meslekten, her demden insan çıkmıştı onun ailesinden. Ama en çok “hattat” çıkmıştı. Hat sanatı pek yakışırdı bu aileye.

Ancak Tevazu Efendi’nin kendisi başka bir meslekte karar kıldı: Gazetecilik. Babasının ve dedesinin bütün nasihatlerine rağmen o yazının şekliyle değil, içeriğiyle ilgileniyordu belli ki. Yazı yazmayı kendine uğraş ve aşk olarak seçmişti.

Babıali insanıydı. Ne var ki Babıali’de sık sık rastlanan şişkin EGO ve iflah olmaz NEFS hastalığına yakalanmamıştı. Dedikodu ve iftiradan uzak dururdu. Kalemini saldırmak amaçlı kullanmaz, anlatmak ve aydınlatmak amaçlı kullanırdı. Her dinden, her dilden insanla dostluk kurabilecek kadar önyargısızdı. Kadın-erkek ayırımı yapmaz, insanlararası hiyerarşiler kurmazdı. Kozmopolit kültürün parçasıydı. Tevazu Efendi ailesinin son kuşağının son halkasıydı.

Tevazu Efendi, Osmanlı kültüründen kalma “üslup” ve adap bilirdi. Gündelik hayatta hal ve tavırlarıyla dikkat çeker, başkalarından ayrılırdı. Ne çığırtkanlık bilirdi ne dalaşma. Bağıra çağıra konuşma gereği duymaz, başkalarına sataşmaz, her insanı, okunacak bir kitap addeder, öylesine merakla ve özenle yaklaşırdı tüm kâinata. Hakikat ehlindendi. Tekke adabı bilirdi. Mutasavvıfların “ölmeden önce ölmek” dediği aşamadan geçmişti. Dolayısıyla ne “ermek” için yazardı ne de “edinmek”. Sadece ve sadece “olmak ve öğrenmek” için yazardı. Bir sonsuz yolculukta “var oluş” daima…

Ne ukalalıktan nasibini almıştı ne snobluktan. Ne özenti bir Batıcılık merakı ne romantize edilmiş bir Doğu. Özünde her insanın birbirine benzediğine, ortak hüzünlerden ve sevinçlerden geçtiğine inanırdı. İnsanın insandan öğrenecek çok şeyi olduğuna. Kişi ne kadar çok okur ve düşünürse o kadar “az” bilir aslında, o kadar az şey bildiğinin bilincine varır. İdrak eder. Cehalet cesaret verir, bilgi ise tevazu katar insana. Tevazu Efendi, bilgili bir insandı. Batı’nın literatürünü de okur Doğu’nun literatürünü de bilirdi. Toplumsal ilerlemenin ancak eleştiriyle mümkün olduğunu anladığından, eleştirilere yüreği açıktı. Kendisini eleştirenler dahil…

Tereddüt ederdi bu yüzden en emin olduğu doğrulardan bile. Dinlemeyi bilirdi başkalarını, danışırdı sık sık. Hiçbir gerçek mutlak sûrette inanılacak kadar kesin değildi ona göre, hiçbir fikir dogmalaştırılacak değil. Sallanan çocuk dişleri gibiydi hayatla bağlantıları. “Hamlet’ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla başkalarının zararına yol açmamıştır.” der Cioran. Çünkü onlar, hasarların en büyüğünü gene kendilerine verirler. Tevazu Efendi’nin de kimseye zarar verdiği görülmemişti bugüne değin. Ama başkalarından çokça zarar görmüştü kendisi. Tevazuya değer vermeyen bir iklimde yaşadığının farkındaydı.

Tevazu Efendi sizlere ömür. Sessiz sedasız çekti gitti aramızdan. Bugünkü Türkiye’de, ister siyaset ister akademi, ister sanat ister yazı âleminde ismi en az zikredilen, en az hatırlanan kişi oldu çıktı Tevazu Efendi.

Tevazu Efendi göçtü gitti bu âlemden. Yokluğu kocaman bir boşluk bıraktı geride, kültürümüzde. Bilhassa yazı çevrelerinde. Bazı bazı sorar dururum, acaba Tevazu Efendi’den geriye hiçbir şey kalmadı mı bu toplumda diye.

h1

Mutlu olmanın bir yolu

Haziran 14, 2007

MELİH ARAT

“Mutluyum” diyen kaç kişi vardır şu dünyada? Zenginim diyebilecek çok kişi olmasına rağmen “mutluyum” diyebilecek insan sayısı ne kadar azdır. “Zengin olanın derdi de çok olur” gibi sözler dolaşır halk arasında… Yoksul insanlarsa mutsuzluklarını yoksulluklarına bağlarlar çoğu zaman…

Yoksul olan da mutlu değil, zengin olan da… Hatta daha ilginç olanı ortalama gelire sahip aileler de mutlu görünmüyorlar… Üniversite sınavına hazırlananlar da, üniversiteyi bitirenler de… Kirada yaşayanlar, ev sahibi olamamaktan yakınırlar. Ev sahibi olanlar da evdeki eksiklerden, vergilerden ya da komşulardan. Herkesin şikâyeti farklı olsa da, ortak noktaları şikâyetlerinin olmasıdır. Bebekliğimizden aklımıza kazınmış, hatta içgüdülerimizle bütünleşmiş bir sahip olma güdüsü içindeyiz. Yaşama da önemli ölçüde sahip olamadıklarımıza sahip olma süreci gibi bakıyoruz.

Belki de insanın sahip olma yoluyla mutluluğu yakalama konusundaki en temel sorununu şöyle tarif edebiliriz:

“Sahip olduklarımızın en ilerisinde, sahip olmadıklarımızın da en gerisindeyiz.” Yüzümüz de sahip olmadıklarımıza dönük. Liseyi yeni bitiren birisi, bitirdiği liseye değil de, girmeye çalıştığı üniversiteye bakar. Bir doçent, doçentlik derecesine değil de, profesörlük unvanını nasıl alacağına bakar. Arabası olan biri, arabasına değil de nasıl ev sahibi olacağına bakar. Evi olan biriyse evine değil de, nasıl yazlık sahibi olacağına bakar. Bu modeli kavradığımız zaman, insanların bu model içerisinde mutlu olamayacaklarını söyleyebiliriz. Sahip olma modeliyle mutluluk imkansızdır.

Klasik sahip olma modelini, daha önce belirttiğim gibi bebeklikten benimsetiliriz. “Senin odan, senin oyuncağın, senin kitabın…” Herhangi bir objeye sahipliği vurgulayan konuşmalar bebeklikten çocukluğa adım atanların “sahiplik” kavramının yaşamın temel kavramı olduğunu düşünmeye iter. İlk çatışmalar da böyle başlar. Apartman komşusu iki çocuk, ilk kavgaya “sen beni’m’ topu’m'u aldın” “sen de beni’m’ uçağı’m'ı…” diye başlar. Daha sonra da spor ayakkabıya, oyun bilgisayarına, defterlere, kalemlere diye sahip olma mücadelesi devam eder.

Aslında sahip olma fikri, bir ölçüde gelişmeye de yol açar… Çünkü sahip olunanlar korunur. Örneğin odanıza sahipseniz, mandalinanın ya da çekirdeklerin kabuklarını odanıza atmazsınız. Ama sokağa sahip değilseniz, çekirdeklerin kabuklarını atmada herhangi bir çekince yoktur. Zengin insanlar, sahip olduklarını korumak için evlerini duvarlarla çevirirler; girişlerine korumalar koyarlar. Türkiye’deki modern iş gökdelenlerini dünyadaki örneklerinden ayırmak mümkün değildir. Ama iş gökdeleninin ya da çok modern bir fabrikanın kapısına kadar giden yol engebeli bir köy yolu gibidir (Bkz. İstanbul’daki gökdelenler). Niçin yollar geliştirilmez? Çünkü iş gökdelenine sahip olan kişi yola sahip değildir. Gökdeleni korur; ama “sahip olmadığı” yola yatırım yapmaz.

Birincisi çocuklarımıza sadece küçük bir odanın ya da oyuncağın değil, tüm evrenin sahibi olduklarını anlatabiliriz. Bir çocuk evrene sahipse, oyuncağın biri arkadaşının evinde kalabilir. Çünkü arkadaşı da evrenin içindedir. Evrene sahip olduğunu düşünen insanlar, sadece kendi odalarını, iş kulelerini ya da fabrikalarını değil, tüm dünyayı korumaya çalışırlar. Çevreyi de korur; insanları da ekolojik sistemi, evrenin sistemine bozacak bir şey yapmazlar. Tüm evrenin sahibi olduklarından üniversite kazanılmış kazanılmamış, yazlık alınmış alınmamış önemli değildir. m.arat@zaman.com.tr

h1

‘Işığı ilk defa gören’ 390 Afrikalı

Mayıs 21, 2007

KÜRŞAT BUMİN

Afrikalı çocuk

Söylemesi ayıp ama söyleyeceğim: İnsani Yardım Vakfı’nın düzenlediği bir kampanyaya 100 YTL ödeyerek katarakt nedeniyle bugüne kadar ışığı görmemiş bir Afrikalının gözünün açılmasına katkıda bulunmuş oldum.

Görüyorsunuz, inanılır gibi değil… 100 YTL ödüyorsunuz ve bu para bir Afrikalının ışığı görmesine yetiyor…

Ve düşünebiliyor musunuz; bu dünyada 100 YTL’lik bir ameliyata gücü yetmediği için dünyası kararmış çocuk, genç, yaşlı, yani her yaştan daha onbinlerce Afrikalı var…

Kampanyayı düzenleyen İHH’ye bizler gibi dünyanın 100 YTL bağışta bulunmakla düzeni değişmeyecek şanslı insanlarına bu büyük fırsatı yarattığı için ne kadar teşekkür etsek azdır.

Broşürüne ulaşıp ya da internet sitesine girince İHH’nin benimsediği büyük misyonu hemen o dakika anlıyorsunuz. Bugüne kadar nelere, kimlere el uzatmamış ki… Afganistan’daki yetimlere yardım, Çeçen mültecilere sağlık taraması, Niger’de drenaj kanalı, Bangladeş’e okul, Filistinli kadınlara kurslar, adak kurban etlerinin dağıtımı (…) gibi onlarca yardım.

Bakın “Misyonumuz” başlığı altında kendilerini nasıl tarif ediyorlar:

“İHH, kimsenin gidemediği mazlum ve mahrum coğrafyalara gitmek, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmak, adı-sanı unutulmuşlara bir selamın, bir umudun adı olmak için var.”

“İHH, tarihi misyon üstlenerek değişen dünyada değişmeyen değerlerin yaşatılmasını sağlamak için var.”

Bugüne kadar tanışmadıysanız durmayın acele edin… “Küreselleşme” çerçevesinde dünyayı turlamakta olan binlerce milyar doların hiç mi hiç uğramadığı bu “mazlum ve mahrum coğrafyalara” uzanabilmek mümkün… 100 YTL’lik bir bağışla bir gözü açmak, 50 YTL’lik bir bağışla bir köyü suya kavuşturmak, bir okul açmak, açlıktan bir deri bir kemiğe dönmüş insanları doyurabilmek mümkün…

İHH gibi kuruluşların benzerleri –tabii ki- başka ülkelerde de var. Bunlardan birisi ile yıllar önce İzmir’de karşılaşmak imkanını da bulmuştum. Bir arkadaşımın Fransız kayınvalidesi İzmir’e ziyarete geldiğinde bize “Ne yapabiliriz?” diye sormuştu. Şehirlerinde bir araya gelmiş ve dünyanın eli dar bölgelerinde bir projeyi gerçekleştirmek gibi bir misyon edinmişlerdi kendilerine. Biz de düşünüp taşınıp, o yıllarda destek vermeye çalıştığımız Yetiştirme Yurdu’nun güneş enerjisiyle sıcak suyunu karşılacak bir projeyi önermiştik. Proje kısa zamanda gerçekleşmişti de.

Biliyorsunuz; dünyada giderek güçlenen “benmerkezcilik” yanında “ahlak”ın rönesansını da birlikte getirdi. Dünyanın “mazlum ve mahrum coğrafyaları”nda yaşayanlar başta olmak üzere yoksul insanlara el uzatmaya yönelik kuruluşlar ve kampanyaların sayısı hızla arttı son yirmi-otuz yıldır.

Ne güzel… Demek ki “dünyada değişmeyen değerlerin” var olduğuna inananlar herşeye rağmen hâlâ mevcut… Bu değerlerin yaşatılmasını misyon edinenler henüz eksilmedi.

İsterseniz şimdi de bu “yeni ahlak”a ilişkin birkaç “teorik” laf edeyim:

Pek çok filozofun söylediği gibi bu “yeni ahlak”ın eskisinden önemli bir farkı var. Bu fark, bu yeni tarz eskisinden farklı olarak “yardım”ın “el uzatma”nın bu işe kalkışanlara “haz vermesini” onları “memnun etmesini” yasaklamıyor. Çünkü biliyorsunuz, “eski ahlak”, ister dini temel alsın ister ise “Kant ahlakı”nda olduğu gibi dini bir yana koysun, yardımseverin yaptıklarını bir “görev” olarak görüyordu. Yanibir bakıma, “el uzatanın” bu filinden dolayı özel olarak “haz almasını” ya da “memnun olmasını” yasaklıyordu.

Bana göre de artık bu “eski tarz” geride kalmıştır. Artık insanlar (bizde de –nihayet- başlayan bazı televizyon kampanyalarında olduğu gibi) yardım etmek istemekte ve bundan dolayı da memnun olmak, iç huzuru elde etmek istemektedirler.

Kötü bir gelişme değil bu. Yaptığı küçük bir yardımla katarakt nedeniyle görme yetisini kaybetmiş bir Afrikalının ışığa kavuşmasından özel bir memnuniyet duyan, bunu sadece “görev ahlakı” çerçevesinde gerçekleştirmeyen bir yardımsever olmak kötü bir seçim mi?

Bilmiyorum doğrusu; 100 YTL bağışım ile bir göz ışığa kavuşmuş ise, bu gelişme bana sorumluluğumu hatırlatması yanında beni çok mutlu da kılıyor…

Görüyorsunuz, teker teker de ne büyük işlerin altından kalkabiliriz. Hem de çok basit, az külfetli bir katkı ile. Hadi durmayın bence. İHH işte burada! Al eline kredi kartını ve geç ekranın karşısına… Cebinden çıkan 100 YTL ile ışığa kavuşuyorsun…

Son olarak da bir tespit: Ben “sivil toplum kuruluşu”nun İHH gibi olanını severim!kbumin@yenisafak.com.tr

h1

Her şeye rağmen

Mayıs 14, 2007

İKBAL GÜRPINAR

Ankara-İstanbul yolunda heyelan olmasın diye kayalıkların üzerine çekilen çelik telden fışkıran çiçekleri gördüm. Öylesine güzel görünüyorlardı ki.

O, toprağı neredeyse olmayan kayalıklara ekseniz bitmeyecek çiçekler, üstten telle engellenmelerine rağmen nasıl olur da orada büyüyebilmişlerdi? Gözbebeğimiz gibi baktığımız, gerekli tüm ihtimamı gösterdiğimiz halde solan, büyümeyen, çiçek açmayan bitkilerimizi düşündüm. Her şeyleri olduğu halde çiçeklerimizin açmaması, tüm engellemelere rağmen kayalıklardaki çiçeklerin tüm güzelliklerini sergilemesi nedendi? Hani, özel odaları, öğretmenleri, son model cep telefonları varken sınıfta kalan çocuklarımıza inat, gecekonduda yaşayan öğrencilerin takdirname alması, en iyi okulları kazanması gibi…

Sanırım bu, azim meselesi. Yeter ki isteyelim, içimizden gelsin, bir işi başarma isteği… İşte o zaman çelik teller bile bizi engelleyemez.

ŞEYTAN

İnsanlığın ilk var oldugu dönemde, adamın biri şeytanı yakalamaya karar vermiş. Ancak bunun için 40 yıl Tanrı’ya ibadet etmesi gerekiyormuş. Karısıyla, dostlarıyla ve bütün dünyayla ilişkisini kesmiş, kendisini ibadete adamış.

40 yıl sonra Tanrı, ibadetinin karşılığı olarak ona ağzı kapalı bir şişenin içinde şeytanı sunmuş. Artık özgürmüş adam. Dünyada neler olup bittiğini görmek, nelerin değiştiğini öğrenmek için sabırsızlanıyormuş. Şişeyi karısına teslim etmiş, ona iyi sahip olmasını söylemiş ve dışarıya çıkmış. Kadıncağız şeytanı çok merak ediyormuş. Ve merakına yenilip şişenin ağzını açıvermiş…

Açar açmaz da şeytan şişeden fırlayıp çıkmış ve gülmeye başlamış. Merakına engel olamadın ve kocanın 40 yıllık emeğini boşa çıkardın” diye alay etmiş kadınla. “Yok canım ” demiş kadın. “Sen hiç o şişenin içinde olmadın ki “Nasıl olur?” diye haykırmış şeytan. “Sen de gördün… Şişeden çıktım ben! “Hiç o şişenin içinde değildin, inanmıyorum buna. Nasıl o küçücük şişeye girebilirsin ki? Kafası atmış şeytanın. “Gireyim de gör!” demiş ve yeniden şişenin içine girivermiş.

İşte böyle… Adamın şeytanı hapsetmesi 40 yılını, kadının ise yalnızca 5 dakikasını almış. Şeytan da şöyle isyan etmiş Tanrı’ya “ALLAH’IM, MADEM KADINI YARATACAKTIN , O ZAMAN BENi NEDEN YARATTIN?
igurpinar@bugun.com.tr