Archive for the 'Felsefe' Category

h1

Ya Roma Yoksa?

Haziran 21, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Gücü elinde tutan yalnızca hukuku elindeki güce göre yorumlama imtiyazını elinde bulundurmakla kalmaz, kendi yorumunun meşruiyYa Roma yoksa?etini sağlama sadedinde gerekli manipülasyonu kullanmak suretiyle kamuoyu oluşturma yolunun taşlarını da döşer.

İnsanın neye inanacağını şaşırdığı bir çevrimden geçilebilir.

Bir gün önce inandığınız olguların, bir gün sonra geçersiz kılındığını görmek mümkündür.

Hayvan çiftliğinde domuzlar ne yapsa mubahtır. Domuzların sözcüsü ne derse doğru olan odur. Bazı hayvanlar hafızalarını zorlayarak bir şeyler hatırlamaya çalışsa da, her şey boştur.

Bir gün önce, bize kahraman diye tanıtılan biri, bir gün sonra bakarız ki, sefil bir mahlûk haline dönüşüvermiş.

Bir gün önce kahramanlar listesinde adı yazılı olan biri, bir de bakarsınız, ülkesinde yaşayamaz hale gelmiş… Ülkesini terk etmek zorunda bırakılmış…

O zaman, vah onun haline ve vay o ülkede yaşamaya devam edenlerin haline…

Artık, ülkede olan biten bütün olumsuzlukları bir başkasının sırtına yüklemek işten değildir.

Bir cinayet mi işlendi! Bunu o yapmıştır…

Bir hırsızlık mı vaki oldu! Bunu o yapmıştır…

Kötüye giden bir olayla mı karşılaşıldı! Müsebbibi odur…

Artık sebep bellidir: sebep, daima o’dur!

Ama bir gün karşımıza ondan başka birilerinin de bulunduğu gerçeği çıkıverse, acaba ne yapabiliriz? İlkin şaşırırız elbet.

Şaşırırız, çünkü, toz kondurmak istemediğimiz birilerinin karartısı çıkar gibi olur karşımıza…

Nasıl olur, diye sorarız, bu karartının arkasında bulunduğunu düşündüğümüz gerçeklik tam da bizim kahramanımız değil miydi?

O değil miydi bizim kurtarıcımız?…

Şimdi onun şahsında bir hainle mi karşılaşacaktık?

Bu nasıl olabilir? Olabilir mi?

Durum, tıpkı, Roma seferine çıkmış komutanın, yolun bir yerinde kafasına saplanan şu zalim soruya denk düşer: ya Roma yoksa?

Ya eşkıya yoksa?..

Ya, var olduğu farz edilen eşkıya bir vehimse?..

Ya o vehim, benim zihnime, benim kahramanım tarafından zerk edilmişse?

Ya benim kahramanım eşkıya ile işbirliği içindeyse?..

Ve en kötüsü, bütün kötülükler, o eşkıyanın şahsında benim kahramanım tarafından kotarılıyorsa?..

İnsan, böyle bir şeyin gerçekliğini kabul etmektense, o gerçekliğe asla tanık olmamak için boynunu ipe uzatmaya razı olabilir…

Ve bir gün, günlerin en meşumunu yaşamak da mukadder olabilir ve o gün, insana, eşkıya yok, denebilir…

O gün, insanın hayatının karardığı gündür…

O gün, eşkıya ile kahramanın aynı kişinin şahsında tecessüm ettiği gündür…

O gün, ya Roma yoksa sorusunun beyninize saplanmasından daha zalim bir hali yaşarsınız. Çünkü ya Roma yoksa sorusu, sizin Roma’ya düzenlediğiniz seferi önlemez, olmayan Roma’ya doğru seferinizi sürdürmekte beis yoktur.

Fakat Roma’ya düzenlediğiniz seferin, sizi dön dolaş Kartaca’ya çıkardığını görmeniz zalim olmakla kalmaz, beklenmedik olanın yıkıcılığını da taşır…

Şizoit yaşantının tahammül edilemez parçalarının tümünün o ânın içine sıkış tıkış yerleştirildiğini görebilirsiz. Ve bir anda, yoksa ben baştan beri mi bu şizofreniyi yaşıyordum da farkında değildim, olursunuz…

Ya ben yoksam sorusu, ya Roma yoksa vehminden daha zalimce değil midir?..rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

‘Hayatım roman’ diyen insanlar

Mayıs 14, 2007

ELİF ŞAFAK

Bazen tanıdığım ya da tanıştığım insanları roman karakteri gibi görüyorum. Öyle insanlar var ki muhteşem roman kahramanları olabilirler.

Üstelik onlar da farkındadır sanki bu durumun. Kendi hikâyelerini anlatmak isterler. Belli ki anlaşılmak isterler. Sadece anlaşılmak değil, bir de yazılmak isterler. İlgimi çekiyor bazı kadınların “Hayatım roman, dinleseniz de yazsanız keşke!” demeleri. İlgimi çekiyor gündelik hayatta son derece utangaç, kendi halinde olan insanların bile gizliden gizliye hayatlarını bir yazara anlatmak istemeleri. Kitaplaşmak istemeleri. Bir de kendi hikâyelerini kendileri yazmak isteyen nice insan tanıyorum. Ertelenen bir gelecekte, beklenen bir emeklilik evresinde oturup hayatlarını adım adım yazmayı isteyenler.

“Günün birinde bir tekne alıp her şeyi bırakacağım. Sonra ver elini deniz, ver elini huzur. Valla billa ahdım olsun altı ay karaya ayak basmaya niyetim yok, bir açılsam… O zaman yazacağım hayatımı.” diyor adam.

Mesleği bankacılık. Son derece işkolik. Ne edebiyatla işi var ne kitaplarla. Pek bir şey okuyamamaktan şikâyet ediyor sık sık. Ama işte günün birinde her şeyi bırakıp yazmak istiyor. Hem de mesleğiyle ilgisi alakası olmayan bir kitap yazmak arzusu. Kendi hayatını, kendini anlatmak arzusu ertelenen bir borç gibi birikmiş yüreğinde senebesene….

Gerçek ismi saklı kalsın, biz ona Tam-Gaz-Son-Hız Bey diyelim. Hani şu çalışmadan duramayan, oturduğu yerde rahat batan, evini ailesini seneler seneler boyu işleri için ihmal eden, bunun da farkında olan, acısını duyan, gene de koşturmaktan vazgeçemeyen iş ve hız ve adrenalin meraklıları vardır ya, onlardan biri bu lafların sahibi. Karısı bir kenardan dinliyor. Sessiz, mânidar bir tebessümle. Yüzünde “atma Recep din kardeşiyiz” diyen bir ifadeyle. Biliyorum ki çok seviyor eşini; ama çok da kızıyor ona, hep kızıyor. Onun da gerçek ismini saklayalım. Hâlâ-Âşık-Ama-Hep-Kırgın Bayan diyelim.

“Depolayacaksın yiyeceğini içeceğini, bir de okunacak kitapları yığacaksın tepeleme. Bunca koşuşturmadan kitap mitap okuyamaz oldum. Tekneye yığarım okumak istediğim tüm kitapları. Tamamdır, ne televizyon ne bilgisayar isterim. Blackberry’i bile kapatırım. Bir de sınır koyarım kendime. Yüz kitabı devirmeden karaya dönmek yok diye. Peş peşe yüz tane kitap!”

“Çok duyduk bu lafları.” diye araya giriyor Hâlâ-Âşık-Ama-Hep-Kırgın Bayan kocasının gözünün içine baka baka. Sonra bana dönüyor: “Sen söyle. Bu bir roman olsa, bizler de roman karakterleri olsak, sonunda şu tekne işi ne olurdu? Hayatını yazar mıydı bir tekneye kapanıp?”

Bu bir roman olsa, onlar da roman karakterleri, değişik şekillerde yazılabilirdi hikâyenin devamı. Tam-Gaz-Son-Hız Bey seneler sonra teknesine kavuşur; ama denize açılır açılmaz dipsiz bir yalnızlık ve ıssızlık içinde bulurdu mesela kendini. Dayanamazdı. Medeniyetten uzak olmaya değil, hatta bilgisayarından, telefonlarından, iş yemeklerinden bile uzaklaşmaya değil, kendi kendisiyle baş başa kalmaya dayanamazdı. Uğraşacak iş, koşturacak tempo kalmayınca kendi içindeki sesleri dinlemek zorunda kalır, kendi yüreği ve beyni ve geçmişiyle konuşmaya başlardı. Susuyorum. Bu bir roman olsa, onlar da roman karakterleri, birilerini incitmeden yazması zor olurdu bu hikâyeyi. e.safak@zaman.com.tr

h1

Çelişki mantığı

Mart 20, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Bir belgesel filmden öğrendiğime göre çıngıraklı yılanın kuyruğundan çıkardığı çıngırak sesi onun avı üzerinde büyüleyici bir etki bırakıyormuş. Bu etkiyle av kıpırdayamaz hale geliyormuş, yılan da bu durumda bulunan avını ısırıp zehirleyerek öldürdükten sonra yutmaya başlıyormuş. İşte bu yutkunma sürecinde de yılan durmadan çıngırak sesini çıkartmaya devam ediyormuş. Yutkunma esnasında yılan en savunmasız konumuna giriyormuş. Çünkü ağzı avıyla doluyken gövdesi de avını yutma hareketlerine yoğunlaşmış olarak kaldığından, yılan bu durumda hem dış dünyaya karşı zorunlu bir ilgisizlik içine düşüyormuş, hem de dışardan gelen bir tehlikeyi fark etse bile ona karşı koyacak hazırlıktan tümüyle mahrum bulunuyormuş. İşte bu esnada kuyruğundan çıkarttığı çıngırak sesi, bu sesin ne demeye geldiğini bilen öteki hayvanları yılana yaklaşmaktan alıkoyuyormuş. Ne ilginç bir denge!

Çıngıraklı yılanın çıngırağı böylece bir yandan avını büyüleyerek onun avlanmasına hizmet ederken, bir yandan da aynı çıngırak kendisini düşmanlarından korumaya hizmet etmektedir. Fakat işte, çelişki tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Çıngıraklı yılanın çıngırağı bir kısım düşmanlarına ona yaklaşmaması için bir uyarı işlevi görürken, bir yandan da kendisinin yerini bildirerek başkalarına av olmasının yolunu açacak bir işlev üstlenmiş oluyormuş. Yılanın avını yakalamakta kendisinin en büyük yardımcısı olan çıngırağı, aynı anda onun av olmasının yolunu da açıyor. Onun en güçlü yanı, aynı zamanda onun en zayıf yanını da oluşturuyor.

Canlı yaratık aslında tam da bu çelişkiyle malûldür. Bu çelişkinin üstesinden gelebildiği ölçüde hayatta kalabilir. Ama çelişkinin üstesinden gelemez de ona ram olursa, bu kez bu zaaf onun hayatına mal olur. Eğer canlı gövde, bir hastalığı için iyi gelen bir ilacı alarak iyileşebiliyorsa, mesele yok. Ama bu ilaç o gövdenin başka bir marazını azdırıyorsa, bu durumda, ortaya çıkmış olan çelişkinin üstesinden gelemezse, o çelişkiyle başlayan yolculuk ölümle sonuçlanabilir.

Aynı durum hukukî yapılar için de söz konusudur. Kanunlar yapılırken onların haiz olduğu bir ruh vardır (Montesquie). O ruh, belli tepkilere göre oluşmuş bulunabilir. Ama o tepkiler her ne ise, o, aynı zamanda o kanunun ruhunu da temsil eder. Belli konulara karşı hassas bulunan o tepki, başka konularda vurdumduymaz kalabilir. O kanunun güçlü yanı, aynı zamanda onun zaafının da göstergesi mesabesindedir. Ne var ki, o zaafı gidermek için alınan tedbirler de, aynı zamanda, bir yandan kanunu güçlendirmeye yararken, bir yandan da yeni zayıf noktaların açılmasına medar olur. Bu gün güçlü gibi görünen bir tedbir, yarın bakarsınız o gücü kullanmak isteyenlerin en zayıf yanını oluşturur. Veya tersi…

Yaşanılan yasal ve siyasal çelişkilere bir de bu yanından bakmayı deneyebiliriz. Hayatta kalmamız avlanmamızla mümkün görünüyor. Ama biliyoruz ki, ava giden avlanır.. daima. rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

Yaratıcı muhafazakârlık

Mart 14, 2007

BEŞİR AYVAZOĞLU

Eski, ahşap bir mescidimiz vardı; ön cephesinde balkonumsu küçük bir çıkıntı şeklinde tasarlanan zarif minaresi de ahşaptı. Avlu duvarına bitişik çeşme ise, ayna taşı, kitabesi, kurnası, zincirli bakır tası ve gece gündüz şırıl şırıl akan tatlı suyu ile geçmişten bugüne uzanan bir zevki, bir yaşama kültürünü yansıtırdı.

Bütün çocukluğum, Sivas’ta bu mescidin etrafında geçti. Çeşmesinde sıra bekledim, avlusunda arkadaşlarımla oyunlar oynadım, içinde namaz kıldım.

Ahşap mescit, hayatımızın ayrılmaz bir parçası ve etrafındaki hızlı değişmeye rağmen mahalleyi kendisi olarak kalmaya zorlayan yegâne “süreklilik”ti. Biliyordum, o ayakta kaldıkça mahalle benim çocukluğumu hâfızasında saklayacaktı. Mescidin çevresindeki bütün eski evler zamanla yıkılıp yerlerine iriyarı apartmanlar dikilmiş, enine boyuna yollar açılmıştı; ama mescit, işte orada, eskisi gibi kendi kozasını örmeye devam ediyordu.

Aradan yıllar geçti; bir gün Sivas’a gittim, baktım, bizim mescide taştan lenduha bir minare eklemiş, küçük ahşap minareyi iptal edivermişler. Başka bir gidişimde de çeşmenin ayna taşını caminin avlusuna öylece atılmış gördüm. Güzelim çeşmeyi yıkıp yerine sarımtırak, adi bir taştan çirkin mi çirkin bir çeşme kondurmuşlardı. Ne kadar üzüldüğümü tahmin edemezsiniz.

Geçen yıl da bizim mescidin tamamına el atmış, sözüm ona onarıyorlardı. İçine girmek içimden gelmedi. Kendimi o anda geçmişini yitirmiş bir adam gibi hissettim.

Bütün bunların iyi niyetle ve muhafazakârlık adına yapıldığını biliyorum; adamlar güzel ve hayırlı işler yaptıklarını zannediyorlar. Öyle ya, işte size gıcır gıcır bir minare, gıcır gıcır bir çeşme… Bir zamanlar annelerimizin çoğu sanat eseri niteliği taşıyan bakır mutfak eşyalarını verip plastik leğenler, alüminyum tencereler almaları; nefis halılarını, kilimlerini yok pahasına satıp evlerini âdi makine halılarıyla donatmaları gibi…

Doğrusu, bizim muhafazakârlarımızın neyi, nasıl muhafaza etmeleri gerektiği konusunda sarih bir fikre sahip olduklarını sanmıyorum. Eğer yıkmazlarsa, onararak tahrip ediyor, daha da kötüsü, sevginin yanı sıra bilgi ve yaratıcılık gerektiren -aksi takdirde hareket alanımızı daraltan göreneklere dönüşür- geleneği, eski eserlerin sıradan benzerlerini üreterek devam edemez hale getiriyorlar. Rahmetli Adnan Menderes’in Tek Parti devrinde kasıtlı olarak ihmal edildiğini düşündüğü İstanbul’u imar etmeye kalkışınca neler kaybettiğimizi hatırlatmaya gerek var mı? Hatırlayınız: Türkiye’nin en muhafazakâr partisi teknolojiye ve ağır sanayie en fazla perestiş eden partiydi.

Yaratıcı muhafazakârlık, bana sorarsanız, kültür mirasını tahrip etmeksizin koruyarak gelecek nesillere aktarmak, bu miras vasıtasıyla bugüne ulaşan geleneği içinde yaşadığımız çağın şartlarını iyi okuyup imkânlarını kullanarak devam ettirmek ve yeniden üretmektir. Geçmişi sırtımızda ağır bir yük olarak taşımaktan kurtulup itici bir güç haline getirmenin başka yolu yoktur.

Aksi takdirde bir gün millet olarak geçmişimizi bütünüyle yitireceğiz. b.ayvazoglu@zaman.com.tr

h1

Ruh kemirgenleri

Şubat 1, 2007


Ahmet Selim

Bir insan, kendisi de bir özeleştiri olgunluğuna sahip ise; yaptığı eleştiriler hoşgörüyle karşılanır. Özeleştiri olgunluğuna sahip olup olmadığı, onun tavrından, tarzından, üslubundan kolayca anlaşılır. İnsanlar bunu hisseder, sezer. Tersi bir durum var ise…

Yani, kendisi, kendi mensubiyetleri hep mükemmel, hep hatasız, hep haklı imiş inancının gururunu taşıyarak tam bir kasıntı duruşuyla ve hasmane bir üslup kullanarak sizi eleştiriyor ise, üstelik de söz konusu ettiği hataların ve kusurların kendisinde, kendi mensubiyetlerinde mebzulen var olduğunu biliyor iseniz; bu duruma tahammül etmek çok zordur. O tepeden bakış, o saygısız batıcılık insana dokunur. Ayrıca böyle bir tahammül, ona da yarar sağlamaz, hayata ve insanlığa da. Akılla da bağdaşmaz, akıl ötesi değerlerle de.

Bazı şeylere nefsimiz açısından bireysel konumumuzla, mahviyetle, aşırı tahammül gösterebiliriz. Fakat, temsilî görevimize, emanet edilen nasiplere layık olmak yükümlülüğüne, bizden bir şeyler bekleyenleri mahzun etmeme sorumluluğumuza dokunuyorsa; tepkisiz kalmaya gücümüz yetmez. O noktada, olgunluk seviyemizi koruyarak gereken cevabı veririz, vermeliyiz. Muhatabın hayrı için de vermeliyiz.

… Bir ruh kemirgeni gibi; vıdı vıdı, vıdı vıdı işleyip duruyor. Nefsimle hiç ilgisi yok; ruhumu, kalbimi hedef alıyor. Kendini öyle programlamış. Sabır, sabır, sabır… Belki, belki belki… Uyarı telmihleri, imâları, bakışları, sembolleri, sinyalleri hiç tesir etmiyor. Ağaçkakan gibi habire gagalıyor… Bu bir imtihan mıdır, dolaylı bir ceza mıdır, nedir? Çıkaramıyorsunuz. Bütün bunlara rağmen empati yapmaktan geri kalmıyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz. “Belki özel acıları vardır, sıhhat dengesiyle ilgili mazeretleri vardır; neredeyse anlamsızlaşma noktasına gelen büyük sabır ve hoşgörü duruşumuzdan belki etkilenir” deyip, sadece buğulu bakışlarla yetinerek kaleminizi zabtediyorsunuz, yine olmuyor.

… En önemli tesiri, bir negatif enerji yaymış olması. İster istemez bundan etkileniyorsunuz ve berrak iş dünyanızın size verimlilik ve üretkenlik sağlayan pozitif ikliminde, onun bir köşesinde; bir negatif odak, marsık gibi tütüyor. Deruni saflık önemli bir üretim faktörüdür; onu zedeliyor. Ufuklara bakarken, o marsık kokusu yandan yandan konsantrasyonunuzu dürteliyor…

Bir hikâye anlatayım… Birden mutfağı su bastığını gördüm. “Nereden bu?” paniğiyle aradım taradım. Bulaşık makinesinin hortumundan geldiğini görünce iyice şaşırdım. Musluğu açıyorsunuz oradan su boşanıyor… Olacak şey değil! Güç bela keşfedebildim. Bir fare, önce bulaşık makinesinin hortumunu kemirmiş, sonra da gider pimaşına çöreklenip orayı tıkamış. Musluğu açınca su gider borusundan akamıyor ve bulaşık makinesinin parçalanan hortumundan yerlere yayılıyor… Mazot dökerek hallettim. Lakin hiç kolay olmadı. Fare adeta saldırıya geçti! Ben mazotlu eriyiği döküyorum; o önce kaçıyor, sonra yine geliyor! Bir hafta kadar sürdü bu mücadelemiz. Gece çalıştığım için o tıkırtıları fark ediyordum; sonucu ortaya çıkınca, önem vermeyenler de anladı… Tıkırtılar, çıtırtılar, hafif ama periyodik sesler, gürültülerden daha ciddidir bazen.

… “Ses dinlemek” eski şoförlerin önemli bir özelliğiydi. Bakarsın, öyle efkârlı duruyor. “Nedir mesele?” El cevap: “Bir ses var, çıkaramıyorum.” Ustayı alıp gezdirirlerdi “bu ses nereden geliyor?” diye. Tuhaf sesler, vahamet sinyalleri sayılırdı… Arabayı canlı bir organizma gibi düşünüp doktor gibi yaklaşırlardı! Tavır olarak, hayatın genelinde, bu dikkatlerin özüne tekabül eden bir “feraset duruşu” kavramı vardır. O hassasiyetiniz hiç kaybolmayacak. Bir bakışta bazı şeyleri fark edemiyorsanız, başka şeyleri gözlükle, dürbünle, mikroskopla falan da göremezsiniz, kısmen görebilseniz bile tedavi ve çözüm yorumları yapamazsınız. Çünkü o feraset duruşunun kendisi yok ise, tedavide ihtiyacınız olan kaynakları ve damarları da devrede değil demektir. Bunlar ayrıntı değil. “Aydınların görevi medeniyetin kalbini dinlemektir” sözünü çok severim. (V. Hugo) Medeniyetin kalbini dinlemek, incenin incesi sesleri dinlemektir. O sesler ayrıntı değil. Özün sinyalleri, fısıltıları ayrıntı değil. Böyle bir meşguliyet içindeyken, çeşitli ruh kemirgenlerinin tıkırtılarını duymak, kulakları sağır eden infilaklar gibi geliyor insana.

01/02/2007-Zaman a.selim@zaman.com.tr

h1

Boş konuşmanın aynası boş icraat

Ocak 21, 2007

Rasim özdenören

İnsanın konuşan bir canlı olarak nitelenmesi onun boş konuşmasını mazur göstermeye yetmez. Konuşmanın muhtevası ile şeklini birbirinden ayırmaya yeltenirsek, o zaman, şeklen cümleler kurulmuş, kelimeler yan yana getirilmiş olur ama, yan yana gelmiş olan bu kelimelerle kurulmuş olan cümlelerden bir anlam çıkmaz. Bir ses kalabalığı ya da bir lâf salatası ile karşı karşıya gelmiş oluruz. Aslında, konuşma (natıka), mantıklı ve düşünce içeren konuşmaya delalet eder; içi boş konuşmaya değil.

Ama insanlar konuşma melekelerini her zaman olması gerektiği bir muhteva ile donatarak ifa etmiyor veya edemiyor. Çünkü konuşmanın içini düşünceyle donatarak dışa vurmak çaba gerektiriyor. Yeni tespitlere, mukayeselere, bilgi donanımına ihtiyaç hissettiriyor. Bütün bunlardan mahrum olarak konuşmaksa, besbelli, içi boş bir konuşma “inşa etmek” olacaktır. Ama insan, tümüyle boş sesler çıkartamayacağına, konuşmasının içini bir biçimde doldurmak ihtiyacını hissedeceğine göre, bu muhteva da onun bilgi birikimine veya yeteneğine göre şekil alacak demektir.

Dedikodu, insanın konuşma ihtiyacından ileri geliyor. Fakat konuşma ihtiyacını gidermek isteyen kimsenin konuşmasının muhtevasını kendi özel çevresinin bilgisi oluşturuyor. Dedikoduyu yapan bu suretle kendi “natıkasına” gıda sağladığı gibi onu dinleyen de aynı yoldan doyuma ulaşıyor. Dedikodunun en çok düşünme melekesi gelişmemiş olanlarla yeterli bilgi donanımını elde edememiş olanlar arasından çıkması, boş konuşma kalıbının kişisel bilgilerle doldurulması hususunun en çok bu kişiler tarafından kullanıldığını gösteriyor. Konuşma muhtevasız olamayacağına göre, bu suretle keyfî bir muhtevayla oluşturulmuş oluyor.

Dedikodunun siyaset alanındaki izdüşümü entrikadır. Siyaset adamından beklenen şey icraattır. Konuşma nasıl beşer olarak insanın doğal bir eğilimiyse icraat da siyaset adamının özniteliğidir. Siyaset adamı iş yapmak için meydana çıktığından ondan iş yapması beklenir. Ama iş yapmak ancak belli bir muhteva ile donanmış olmayı gerektirir. Bu belli muhteva tasarılar, projeler halinde ortaya çıkar. Bu tasarıların, projelerin arkasında bir bilgi birikimi, bu bilginin kuvveden fiile aktarılabilmesi için belli bir iradenin ve belli bir programın mevcut bulunması gereklidir. Şayet siyasetçiyim diye ortaya çıkmış olan kişi bütün bu donanımdan mahrum bulunuyorsa ve siyasetçiyim diye ortaya çıkmış olduğu için ondan bir şeyler yapması bekleniyorsa, o zaman, o kişinin yapacağı şey entrikaya sapmak olacaktır.

Böylece dedikodunun genel olarak insanların özel ilişkilerinde ortaya çıktığını, entrikanınsa gene genel olarak siyaset alanında geçerli olabileceğini ileri sürebiliriz. Öyleyse boş insanlar için yaşasın dedikodu ve boş siyaset bezirgânı için yaşısın entrika! rozdenoren@yenisafak.com.tr