Archive for the 'Düşünen Yazarlar' Category

h1

Bir çiçeğe bin bakış borçluyum!

Mayıs 6, 2008

SENAİ DEMİRCİHer bahar yaşıyorum bu acemiliği. Her bahar ayağım dolanıyor, başım dönüyor, bakışım çatallanıyor, ellerim terliyor. Acemiyim bu bahar yine. Ustaca karşılayamıyorum baharı. Tecrübemi konuşturamıyorum bi’türlü. Oysa, ustalaşmış olmalıydım. Acemi bir bahar karşılayıcısı olmak için mazeretim kalmamış olmalı.
Kırkbeşinci baharım bu. Kırkbeşinci olmasına kırkbeşinci ama adı üzerinde bu bahar ilkbahar. Hep “ilk” var başında “bahar”ın. “İlk” defa görüyorum bembeyaz coşkuyla köpüklenen denizler gibi hayata koşan ağaçları. İlk defa fark ediyorum terütaze sevinçlerle varlığa uç veren lâleleri, papatyaları, menekşeleri. Pencere önüme kadar taşmış bir bahar karşılıyor beni. Kaçsam da yol kenarlarında yakalıyor beni gelincikler. Kızım bir kırçiçeği koparıp uzatıyor elime. Sadece çiçeklerin isimlerini saymaya boş vaktim oluyor. Lâle, sümbül, frezya.. Sarısı var! Eflatunu var! Kızılı da! Ah bir de kokuları! Mor salkımlar ise selam vermeden geçiyorum diye rayihalarıyla uzanıyorlar burnumun dibine kadar. Bu arada erguvanları da kaçırmamalı. Bir fıskiyeden fırlar gibi ağacın her yanına sarılan, budakları beklemeden, hiç nazlanmadan patlayıp duran o efsûnlu renkleri. Güllerin başında ise bir ömür beklemeli sanki. Yaprak yaprak güzellik dermeli. Bir de ıhlamurlar kokmaya başlarsa, ne ederim ben? İşim başımdan aşkın benim. Hangi çiçeğe, hangi ağaca, hangi kokuya, hangi renge tutunup da kalayım? Hangi güzelliğin yüzüne asılıp da durayım?

Etrafımda her an yeni renkte yeni kokularda sürüp giden bir şehrâyin var. O kadar çok ki seyredilecek, üzerinde durup tefekkür edilecek yaratılış! Hakkını veremediğime yanıyorum baharın. Hep alacaklı kalıyor benden bahar. Onca güzelliğe bakış borçlanıyorum her defasında. Yanından bir göz ucu bakışıyla geçiyorum sadece. Tek bir lâleyi bile bir bahar boyu seyretmeye değer diyor dostlar. “Kırkbeşinci baharının ihtisasını lâleler üzerinde yap! Ama o kırmızısının tonunu ne bayrağa, ne bordoya ne pembeye benzettiğin renkteki o lâleye ayır vaktini. Altı yaprakla açıp da, sonra yapraklarını bir bir döküşündeki hüznü de seyret. Bir ömür yeter sana bu sevinç, bu hüzün.”

“İyi de papatyaların gönlü kalmaz mı?” diyorum içimden. “Ya kasımpatılara nasıl yetişeyim?” “Menekşeleri ıskalamaya gönlüm hiç razı değil!” Bu kırkbeşinci baharı, hiç kimsenin uğramadığı bir kırda, hiç kimsenin özenerek dikmediği, hiç kimsenin de bile isteye seyretmeye tenezzül etmediği bildiğim en güzel kırmızıyı, en ince yüzde ağırlayan o gelinciklerle sarmaş dolaş geçirmeye de razıyım. Ancak belki o zaman, bu baharın hakkını verdim diye kocaman bir “Oh!” çekerim. “Galiba,” demişti Ali ağabey uzun bahar yolculuğumuzda “çiçeklerin kelebeği de gelincikler!” Kelebekler var bir de… Onlar ki sanki çiçeklerin suskun güzelliğine, kırların yalnız tazeliğine bir karşılık vermek üzere uçuyorlar, uçuyorlar. Kıpkızıl gelincikler, incecik yapraklarıyla nasıl yeşile sarıya boyalı kırların tazeliği üzerinde bir mühür gibi dikkat çekiyorsa, kelebekler de öyle! Nazenin hareketleriyle bak(amay)ışımızı dürtüp göz göz gezdiriyorlar o güzellerin yüzlerinde. Yoksa, bu baharı kelebeklere mi ayırsam?

Peki ya kuş sesleri? Kime nasıl açıklarım ben, kırkbeşinci baharında bile kuş seslerini birbirinden ayırt edemediğimi? Utanmam mı bu sağırlıkla? Kuşlar ki, çiçeklerin suskun güzelliğini sesten bayraklar gibi taşıyorlar, gönlün kapısı kulaklara taşırıyorlar? Kuş sesleri ki, bir gülün son yaprağını saran sesten bir yaprak daha örüyorlar! Dinlemeye vaktim yok! Telaşla geçiyorum aralarından! Seherlerde yarı uykulu, öğlelerde başka şeylere kulak kesilmiş halde, o bahar bestelerini kırkbeşinci defa daha kaçırıyorum, ıskalıyorum, yok sayıyorum.

Olmadı işte bak! Yine olmadı! Olmayacak! Bunca güzelliğe bir değil bin bakış borçlanarak gidiyorum. Bunca inceliğe minnet duymadan koştukça koşuyorum. Nereye gidiyorum?

Galiba, ilk defa! İlk defa bu kadar susayarak ve acıkarak bakışsız bıraktığım bunca güzelliğin hak ettiği ince bakışları, derin tefekkürleri fark ediyorum. Benim ıskaladığım yerlerde, benim bakmadığım yüzlerde, benim özenmediğim güzellerde, bin bakışlar, bin yakarışlar, bin minnet duyuşlar, bin hayret edişler, bin alkışlar, bin takdir edişler, bin hayran oluşlar olmalı. Bu baharı benim bir ömür seyretmek istediğim gibi seyreden birileri olmalı. Benim bıraktığım bakış boşluklarını dolduran, benim suskunluğa terk ettiğim seslere çağıltılı bir dinlemeyle karşılık veren, anlamsızca baktığım güzellerin hakkını fazla fazla verenler olmalı. Boş bakışlara kalmamalı bunca diriliş!

Şimdi o boşlukları dolduruyorum: Ve ben meleklere inanıyorum. İnandığıma da seviniyorum. İnandığım kadar çok bahar bestesi duyuyorum. İnandığım kadar çok bakış çiçeği deriyorum. Melekçe bakışlara bakan bahara daha başka bakıyorum. Dal uçlarına melekçe hayranlıklar diziyorum. Gül yüzlerde her an meleksî zikirler duyuyorum. Kuş cıvıltılarına melekçe çağıldayışlar ekliyorum. Her çiçeğin her haline her rengine her rayiha inceliğine en az bir melek tayin ediyorum. Bunca güzelliğin bunca bakışı hak ettiğini biliyorum. Meleklere yeni/den inanıyorum. Erik dallarında çiçeklerin ak köpükler gibi coşkusuna katılarak inanıyorum. s.demirci@zaman.com.tr

h1

Bahar gibi bahar

Nisan 23, 2007

Bahar çiçekleri

GÖKHAN ÖZCAN

Uzun zamandır böylesi olmuyordu, bahar bu kadar kendini göstermiyor, bizi sevindirmiyordu. Tabii felaket senaryolarının en dehşet verici versiyonlarının arka arkaya sıralandığı şu dönemde, bir iklim sürprizi ile karşı karşıyayız.

Sizleri bilmem ama ben bu sürpriz baharı büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılıyorum. Kapıdan çıkar çıkmaz aldığım o taze bahar kokusu, o tabiat heyecanı, o gözleri kör etmeyen tatlı ışık, çayırı çimeni saran yeşillenme telaşı, dallara düşen beyaz çiçekler, patlamaya hazır tomurcuklar, kuşların muhteşem sevinç gösterileri… Ne zamandır “Artık hiç bahar gelmiyor, kış bitiyor, yaz başlıyor” diye kendi aramızda konuşup duruyorduk değil mi? Aman bu sene de nasılsa öyle oluyordur deyip baharı ıskalamayın. Dışarıda gerçekten bahar var, bahar gibi bahar…

Doğrusu işler güçler nedeniyle kendimi henüz kırlara vuramadım. Pencereden bakarak, balkona çıkarak, işe gittiğim yolları hafiften uzatarak bahara dokunmaya çalışıyorum. Yani farkındayım, bu bahar bir yerlerden sızarak benim kıstırılmış hayatımı bile kaplayabilen bir bahar… Her şeyden çok sıkıldığım, çok yorulduğum bir zamanda beş dakika, on dakika başımı yastığına koyup dinlendiğim, tazelendiğim bir bahar… Sizler de yapın, lütfen yapın. Hemen şimdi, bulunduğunuz yerden çıkın, yapamıyorsanız bir pencere açın, bahara “Merhaba!” deyin. Sitemle nerelerde kaldığını sorun, gelmekle ne iyi ettiğini söyleyin, “Her zaman bekleriz” deyin. El sıkışın, kucaklaşın, baharı iki yanağından doyasıya öpün, koklayın.

Seneye yine gelir mi, etrafımızı kuşatır mı, yüreğimizi heyecana boğar mı, ruhumuzu canlandırır mı, bunların hiçbirinin garantisi yok artık. Bulduğumuz baharı bağrımıza basacağız çaresiz. Daha kaç bahar göreceğiz, bunu bile düşünsek yeri… Çünkü küremiz ısındı, mevsimlerin dengesi bozuldu. Yazlar kışlar uzadı, sonbahar azaldı, bahar neredeyse hiç kalmadı. Piyango gibi kırk yılda bir çıkıyor artık bahar… Öyle ki kazık kadar kimi çocuklar için bu bahar gerçekten ilk bahar!..

Şunu da düşünmek lazım, yazılan felaket senaryolarının elbette bilimsel temeli var, her şeyi o kadar tüketiyoruz ki bunları hak etmediğimizi de söyleyemeyiz. Ama unutmayalım, rahmet diye bir şey var, Allah isterse dünyanın bütün senaryoları durur, duruyor. Bu bahar, biraz da böylesine bahşedilmiş bir bahar…

Birazdan yazıya noktayı koyacağım. Sanal hayata düğümlenmiş gözlerimi çözeceğim, binlerce tonluk bir ağırlıkla aşağıya doğru çekilmekte olan bedenimi toparlayıp masanın başından uzaklaştıracağım. Ayakkabılarımı giyip kendimi baharın kucağına atacağım. Üç beş kare fotoğraf çekeceğim, bu baharın hatırası olarak… Sonra toprağa dokunacağım, çimlere dokunacağım, bahar dallarına dokunacağım. Ağaçları şenlendiren serçelere selam duracağım. Sonra direksiyonu bahara bırakacağım. Beni nereye götürürse oraya gideceğim. İtirazlarımla hiç canını sıkmayacağım. Gönlünü hoş edeceğim. Yine gelsin diye, yine gelip beni bulsun diye, rutini bozsun, güzelliğiyle hayatımı aksatsın diye… Bütün kapıların öyle ya da böyle aslında hayata açıldığını anlatsın diye…

Bu bahar gerçekten de bahar gibi bir bahar…

Ruhuma ne yaptı hele bir bakın!
gozcan@yenisafak.com.tr

h1

Kurnaz papağan

Nisan 6, 2007

YILMAZ ÖZDİL

“Bulunmaz Hint kumaşıyım” diye ortalıkta dolananların sayısı arttı… E bir Hint masalı anlatmanın zamanı gelmiş demek ki…

Memleketin birinde…
Bir papağan yaşarmış.
Sahibi, büyücü.
Büyücü ne derse…
Papağan da aynen tasdiklermiş.
Taklalar atar, şirinlikler yaparmış.
Tam yalaka yani.
Ama bir derdi varmış…
Kediler.
Çok korkuyormuş kedilerden.
Yerler merler diye.
Büyücü seviyor ya… “Bir iyilik yapayım şuna” demiş, kediye çevirmiş papağanı… Mahallede rahatça gezsin, dolaşsın diye.
Bir gün, iki gün…
Bizim kedi papağan, gene tir tir titriyor.
Bu sefer niye?
Köpekler.
Dobermanları kangalları bırak…
Finolardan bile ödü patlıyor.
Büyücü, bakmış olacak gibi değil…
Direkt aslana çevirmiş, kedi papağanı.
Daha ne…
Cüsseyse cüsse, yeleyse yele.
Kükre kükreyebildiğin kadar.
Ama gel gör ki…
Bizim imitasyon aslan, değil ormanda salına salına gezmeyi, sokağa bile çıkamıyor…
Çünkü avcılar var!
“Beni de avcı yap” diye yalvarmaya başlamış… İşte o gün anlamış büyücü…
Her kalıba girebiliyor ama, bu yürekle insan olabilmesi mümkün değil.
Üstelik, fark etmiş ki… O kuş beyniyle adım adım şekil değiştirerek, ne kedi ne aslan, aslında avcı olmak istiyor bizim papağan.
Tüfeği kaptığı gün…
İlk kurşunu, genetik sırlarını bilen büyücüye sıkacak… Kendisini fareye çevirmesin diye.

Kıssadan hisse.
Sen sen ol… Müthiş rol kabiliyetiyle insan taklidi yaparak, kuş olduğunu bile inkâr edebiliyorsa bir kuş… Gözyaşlarına sakın kanma.
SABAH-06.04.2007

h1

Sözün tükendiği yer

Nisan 6, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Bir noktadan sonra sözün tükendiği sınırlar başlıyor. Orada, bir bakıma eylem de tükenmiş oluyor.

Çünkü söylenenin de, yapılanın da boşa gittiği bir alanın ortasıdır orası.

Orası, sözün yetersiz kaldığı yerdir.

Gene de insan çaresizlikten bir şeyler yapmaya kalkışabilir. Eğer karşınızda sizi anlayan birini bulabilirseniz ne âlâ, değilse oradaki çırpınışlarınız da anlamsızın dibini boylayabilir.

Dosto’nun Karamazof Kardeşler’inde bir emekli yüzbaşı tipi vardır. Yüzbaşılıktan emekliye ayrılmış, geçiminde zorlanan, fukara, aynı zamanda onuruna düşkün biri… Karamazof kardeşlerden Dimitri, ona yardımda bulunmak ister. Bir biçimde ona para vermeyi dener. Emekli yüzbaşının bu paraya ölümüne ihtiyacı vardır. Parayı ilkin kabul eder. Fakat sonra birden her nasılsa fikrini değiştirir. Bağırıp çağırmaya başlar. Ve parayı yere atıp üstünde tepinir, “paranız başınıza çalınsın” diye küfürler savurur. Oniki yaşlarındaki oğlu da babasının hareketlerini biraz korkarak, biraz hayranlıkla izler. Dimitri, durumu, kardeşi Alyoşa’ya bildirdiğinde, o, şu yorumu getirir: Yüzbaşıya şimdi o parayı yeniden ver. Bu kez kabul edecektir. Çünkü o, parayı içtenlikle reddettiğini, dahası parayı ayakları altına alıp çiğneyerek ona hakarette bulunduğunu göstermiştir. Onurunu kurtarmıştır. Artık kabul etmemesi için sebep kalmamıştır. Gerçekten de ikinci defa münasip bir yolla teklif edilen parayı kabul eder.

Buradaki yüzbaşı, kendisine ilk kez para sunulduğunda, tam da sözün tükendiği bir sınırın içine gömülmüş bulunuyordu. Onun, söyleyeceği hiçbir söz, insanların üzerinde, kendisine teklif edilen parayı ayaklarının altına alıp çiğnemesinden daha sarsıcı bir etki bırakamazdı.

Siyaset alanı, şimdi söylediğimiz anlamda sözün tükendiği, fakat eylemin başladığı bir alanı işaret eder. Denecek ki, sözün tükenip eylemin başladığı yer savaş alanına delalet etmez mi? Burada, hangi bağlamda konuştuğumuz üzerine dikkatinizi bir kez daha yöneltmenizi isterim. Siyasetin kendisi, kendiliği, doğrudan eylem alanının ortasıdır. Siyasetçi eylemini (onun eylemi hizmet + inşaî işlerdir) yapar, bırakır. Artık orada konuşacak olan eylemin kendisidir. Bu yüzden siyasetçinin dediğine değil, fakat yaptığına, herkesinkinden daha çok itibar edilir. Şayet siyasî eylem yetersiz kalıyorsa, başka herhangi bir diplomatik teşebbüse yer kalmamışsa veya yer bırakılmamışsa, orada kaba güç devreye girer. Yani savaş… Savaş, farklı bir dilin, güç kullanımının konuşturulduğu alanın adıdır.

Siyasetçi kararlarıyla, kararlarının isabetiyle (veya isabetsizliği ile) konuşur, konuşturulur. Onun, fazladan kelime üretmesine, lafızlara başvurmasına fazlaca gerek yoktur. Böyle olduğu içindir ki, o, konuşmasında tasarruflu davranmaya özen göstermek zorundadır. Çünkü onun lüzumsuz olarak sarf ettiği her kelime, onu istemediği bir alana çekmeye hazır bekler. Eylem yerine kullanılan her kelime siyasetçi indinde bir başka eylemi temsil eder. Onu zorda bırakan da, zorluktan kurtaran da tasarruf ettiği lafızdır.

Eylemini ikmal etmiş bir siyasetçiye, şayet konuşmaya devam ediyorsa, daha önce aklın nerdeydi, diye sorarlar.

Eylemini yürütmekte olan siyasetçi ise yapıp etmeleri ile sorgulanır. Kuru gürültüye pabuç bırakıp bırakmadığı da onun eylemi cümlesindendir: o, ondan da sorgulanır.rozdenoren@yenisafak.com.tr 01.04.2007

h1

Meçhul Öğrenci Anıtı’na bir solgun çiçek

Mart 25, 2007

GÖKHAN ÖZCAN

Üniversite, benim gelecek hayallerimin kırıldığı yerdir. Gençliğimin yaşımdan birkaç on yıl ileri atlayarak yaşlandığı yerdir. Bu ülkede hayatın ne olduğundan çok ne olmadığını öğrendiğim yerdir. Bireyin bir ütopya, devletin azılı bir gerçek olduğunu öğrendiğim yerdir. Anlam’ı aramak derdine düşenlerin bütün adımlarını kendi içlerine doğru atmaları gerektiğini kavradığım yerdir. Üniversite, gelen evrakla çıkan evrak arasındaki bekleme süresidir. Binlerce sayfa buz gibi not tutma, binlerce hücre lüzumsuz ezber yapma mecburiyetidir. İpi gevşek bırakılan itirazın ucunun vatan hainliğine dahi çıkabileceği yerdir.

Uzatmayacağım, ruhum ucunu kaçırabileceğim öfkelerle dolu… 1982′de üniversiteye adımımı attım. Yani YÖK bir, ben iki… İlk deney fareleri arasında ben de vardım. Bir şeyin kendinden alınıp nasıl başka bir şey haline getirildiğinin canlı kanıtıyım. Kanatlanmaya hazır genç zihinlerin boyunlarına nasıl ağırlıklar bağlandığını bizzat yaşayarak gördüm. Her şeyin gerekçesi aynıydı: Ülkeye zarar veren aşırılıklar… Aşırılıkları o kadar çok kaktılar ki kafalarımıza, ürke korka kaplarımıza bile küçük gelen varlıklar haline geldik. Oysa biz gençtik, insan hayatında zihnin ve duyguların havalara sıçrama kabiliyetine sahip olduğu yegâne mevsimdeydik. Dünyayı kurtarma fikrinin insana gerçekçi ve inandırıcı gelebileceği tek zamanımız buydu. O tek hakkımızı buruşturup attık. Hazır ol dediler, olduk. Rahat dediler, olamadık. Hiçbir zaman rahat olamadık. Umutlarımız düğümlenip boğazımıza takıldı. Hâlâ insan gibi yutkunamıyoruz. Hâlâ rahat olamıyoruz. Sınıf arkadaşlarımızı kelepçeleyip götürdüler. Evlerimize gece yarısı baskınları yaptılar. Bir konuda söyleyecek bir sözü olduğunu düşünenleri küçük düşürdüler. Gencecik kızları kıyafetleri yüzünden okul kapılarından geri çevirdiler. Açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında çile çektirdiler. En kötüsü, zihin açıklığına sebebiyet verecek her türlü sızmaya karşı okulları hayat geçirmez hale getirdiler. Rengi olan hocaları kapı dışarı ettiler. Yerlerine getirdikleri zihnimizi zenginleştirmekten çok meşgul ettiler. Bu ülkeyi sapasağlam bir geleceğe taşıyacak olan kafaların üniversitelerden çıkmayacağına hepimizi ikna ettiler. Sınav kağıtlarına yazdığımız cevaplar cevapsızlığımızı büyütmekten başka bir şey yapmadı. Umutlarımızı işi bitmiş teksir kâğıtları gibi havaya savurur olduk. Hayallerimizi gömdük. Elimize tutuşturulan diplomaları alarak yılgın kalabalığa karıştık.

O gün bugün, içimizden bir kuş kanatlanır da kaçar endişesiyle daima kapalı tutuyoruz ruh kafeslerimizin kapısını. O gün bugün, dünyayı kurtarmak ne haddimize!

Üniversite kapısından içeri adımımı ilk attığım günün üstünden neredeyse 25 sene geçmiş. Bir çeyrek asır… Kırık hayallerin üstü yosun bağlamış. Güneşi görünce çiçek bağlamıyor artık genç ruhlar… Güneşin farkında oldukları bile şüpheli… Gazetelerde bu zamana yakışır haberler: “TBMM’nin bu yılki Onur Ödülü, Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya verildi.”

Ne diyebilirim ki bunun üstüne…

Sadece vay be!..

Vay be!..

Bu ülke, üstüne giydirilen çirkin elbiseye yakışmaya başlıyor demek!

Benden başka kimse yoksa eğer, tek başıma çıkarak adına millet denen yetmiş milyon küsur kişilik o bütünden bir dakikalığına, vekâletimi şiddetle geri çekiyorum. Ve kendim olarak o bir dakikada, YÖK yılları boyunca kanadı kırılan bütün o hayalci kuşlar adına Meçhul Öğrenci Anıtı’na solgun bir çiçek bırakıyorum.gozcan@yenisafak.com.tr 19.03.2007

h1

“Kim”yager…

Mart 25, 2007

YILMAZ ÖZDİL

Alt kimlik üst kimlik, hepimiz Ermeni’yiz, atalarımız Truvalı’ydı, galiba İyonyalı’yız falan derken, olacağı buydu…
Bir gazete anket yapıyor:
“Biz kimiz?”

Toplum mühendislerini biliyorduk…
Bunlar kim’yager…
Onun için soruyorlar millete:
“Biz kimiz?”

Ben söyleyeyim…
Sizi leylekler getirdi yavrum.

İnsan durup dururken, kendine DNA testi yaptırır mı kardeşim…
“Acaba ben kimim?”
Şüphen mi var?

Düşünsenize, koskoca gazetenin kelli felli yazarları, almışlar ellerine saç örneklerini, Adli Tıp’ın kapısını çalıyor. Tak tak tak…
- Kim o?
- Bilmiyoruz… Onun için geldik.

Aslında bu belirsizlik, gazetelerin tiraj arttırması için promosyon vesilesi bile olur.
Şöyle bir reklam mesela…
“Tarot falıyla kim olduğunu öğren!”
Gönderiyorsun, doğum tarihim şu, annemin kızlık soyadı bu, rumuz cami avlusu…
Kart açıp, açıklıyorlar:
“Müjde… Japonsunuz.”

Veya…
“Yükselen burcu kova olan oğlaklar, bu ay kendini Pakistanlı hissedebilir… Ama sevdiğinizden alacağınız bir haber, karmaşık duygular içine girmenize sebep olacak… İtalyan olmak için güçlü arzular hissedeceksiniz.”

Ya da tıbbi tavsiyeler…
“Türküm diye üzülmeyin… Eğer normal bir Türkseniz, yani patolojik değil, ailevi nedenlerle Türkseniz, kahvaltıdan sonra green card alın, geçer.”

Uzun lafın kısası…
Eveleyip gevelemeyin.
Dün gece etnik kökenini umursamadan ekmek yediği ülke için canını dişine takan Aurelio’dan utanmıyorsanız… Açık açık yazın şunu, siz de kurtulun, biz de kurtulalım:
“Kimliğimi kaybettim…
Hükümsüzdür.”

25 Mart 2007-Sabah

h1

Çelişki mantığı

Mart 20, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Bir belgesel filmden öğrendiğime göre çıngıraklı yılanın kuyruğundan çıkardığı çıngırak sesi onun avı üzerinde büyüleyici bir etki bırakıyormuş. Bu etkiyle av kıpırdayamaz hale geliyormuş, yılan da bu durumda bulunan avını ısırıp zehirleyerek öldürdükten sonra yutmaya başlıyormuş. İşte bu yutkunma sürecinde de yılan durmadan çıngırak sesini çıkartmaya devam ediyormuş. Yutkunma esnasında yılan en savunmasız konumuna giriyormuş. Çünkü ağzı avıyla doluyken gövdesi de avını yutma hareketlerine yoğunlaşmış olarak kaldığından, yılan bu durumda hem dış dünyaya karşı zorunlu bir ilgisizlik içine düşüyormuş, hem de dışardan gelen bir tehlikeyi fark etse bile ona karşı koyacak hazırlıktan tümüyle mahrum bulunuyormuş. İşte bu esnada kuyruğundan çıkarttığı çıngırak sesi, bu sesin ne demeye geldiğini bilen öteki hayvanları yılana yaklaşmaktan alıkoyuyormuş. Ne ilginç bir denge!

Çıngıraklı yılanın çıngırağı böylece bir yandan avını büyüleyerek onun avlanmasına hizmet ederken, bir yandan da aynı çıngırak kendisini düşmanlarından korumaya hizmet etmektedir. Fakat işte, çelişki tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Çıngıraklı yılanın çıngırağı bir kısım düşmanlarına ona yaklaşmaması için bir uyarı işlevi görürken, bir yandan da kendisinin yerini bildirerek başkalarına av olmasının yolunu açacak bir işlev üstlenmiş oluyormuş. Yılanın avını yakalamakta kendisinin en büyük yardımcısı olan çıngırağı, aynı anda onun av olmasının yolunu da açıyor. Onun en güçlü yanı, aynı zamanda onun en zayıf yanını da oluşturuyor.

Canlı yaratık aslında tam da bu çelişkiyle malûldür. Bu çelişkinin üstesinden gelebildiği ölçüde hayatta kalabilir. Ama çelişkinin üstesinden gelemez de ona ram olursa, bu kez bu zaaf onun hayatına mal olur. Eğer canlı gövde, bir hastalığı için iyi gelen bir ilacı alarak iyileşebiliyorsa, mesele yok. Ama bu ilaç o gövdenin başka bir marazını azdırıyorsa, bu durumda, ortaya çıkmış olan çelişkinin üstesinden gelemezse, o çelişkiyle başlayan yolculuk ölümle sonuçlanabilir.

Aynı durum hukukî yapılar için de söz konusudur. Kanunlar yapılırken onların haiz olduğu bir ruh vardır (Montesquie). O ruh, belli tepkilere göre oluşmuş bulunabilir. Ama o tepkiler her ne ise, o, aynı zamanda o kanunun ruhunu da temsil eder. Belli konulara karşı hassas bulunan o tepki, başka konularda vurdumduymaz kalabilir. O kanunun güçlü yanı, aynı zamanda onun zaafının da göstergesi mesabesindedir. Ne var ki, o zaafı gidermek için alınan tedbirler de, aynı zamanda, bir yandan kanunu güçlendirmeye yararken, bir yandan da yeni zayıf noktaların açılmasına medar olur. Bu gün güçlü gibi görünen bir tedbir, yarın bakarsınız o gücü kullanmak isteyenlerin en zayıf yanını oluşturur. Veya tersi…

Yaşanılan yasal ve siyasal çelişkilere bir de bu yanından bakmayı deneyebiliriz. Hayatta kalmamız avlanmamızla mümkün görünüyor. Ama biliyoruz ki, ava giden avlanır.. daima. rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

Allah memlekete hırsızın hayırlısını versin kardeşim…

Mart 14, 2007

YILMAZ ÖZDİL-SABAH

Sene 2007, Türkiye, Konya.
Hırsız, motosiklet çalmış… Çaldığı motosikleti, bir başka hırsız gelip, ondan çalmış.
İlk hırsız mağdur olmuş.
Öbür hırsızı polise şikayet etmiş.
Durumumuz budur…
Hırsız, hırsız olduğunu söylemekten çekinmiyor. Hatta, hırsızlar o kadar gemi azıya aldı ki, hırsızları artık hırsızlar ihbar ediyor.

* * *

“Allah, memlekete hırsızın bile hayırlısını versin kardeşim” demekten başka çare kalmıyor.

* * *

Çünkü şöyle diyor TCK, madde 147…
“Hırsızlık suçunun ağır ve acil bir ihtiyacı karşılamak için işlenmesi halinde, olayın özelliğine göre, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.”
Eh, bundan iyisi Şam’da kayısı.
“Hastam var, borcum var” de…
Yırt.

* * *

Sene 2007, ABD, Kuzey Carolina.
Bir hırsız, 37 sene önce, 1970 yılında, bir eve girerek, siyah beyaz televizyon çaldı. Yakalandı. Ömür boyu hapse mahkum edildi. Ömür boyu… 37 sene yattı. “İyi hali” nden ötürü, bu yıl “şartlı” bırakıldı.
Şimdi 67 yaşında.
Teknoloji değişti. Artık renkli televizyon var. Çalarsa bir renkli televizyoncuk? Kanunlar da değişti. Ömür boyu yatmayacak.
30 senecik daha yatacak!
Ölmezse, 97 yaşında çıkacak.

* * *

Yine ABD… Yoldan geçene ateş açan manyağa, 212 yıl verdiler. Bilgisayarında çocuk pornosu yakalanan doktora, 200 yıl…
Cinsel tacizde bulunan sapığa, 800 yıl.
İngiltere’de bir kamyon, freni tutmadı, otobüs durağına çarptı. Yaralı bile yok. Şoförün ehliyetine 2 yıl el kondu. Firma sahibi, aracı kontrol etmediği için, 10 yıl yedi!

* * *

İspanya’ya bakın…
Bir adam, nişanlı. Noel için piyango bileti alıyor. 200 bin Euro çıkıyor. Parayı alıyor. Nişanı bozuyor. Nişanlı kız, dava açıyor. Sonuç? Mahkeme, talihli adamı, “başkasının hakkını gasp etmek” suçundan, 1 yıl hapse mahkum ediyor. Bitmiyor… Üstüne, eski nişanlısına, 70 bin Euro ödeyecek!

* * *

Belçika’da biri, polisin parmağını ısırdı…
2 yıl yatacak.
Danimarka’da polise molotof attılar…
24 saatte, 643 gözaltı, 84 tutuklama.
Kopenhag kriterleri yani!

* * *

Hani, geçenlerde İstanbul’da bir milletvekili kapkaça uğradı ya… Bağırıp çağırdığı polis de, milletvekiline “şov yapma” demiş.
O polis haklı.
Çünkü milletvekilleri “şov” yapacaklarına, “adam gibi kanun” yapsalar…
Bıraktık sıradan vatandaşın başına gelenleri, hakimlerimizin burnunu kırmaya cesaret edemeyecekler adliye koridorlarında.

h1

Hayata uğrayan vagon

Şubat 26, 2007

GÖKHAN ÖZCAN

Metro uğuldayarak yavaşladı ve durdu. Kapı açıldı. Gözleri neredeyse görmeyen bir adam vagona bindi. Kucağında yedi, en çok sekiz yaşında bir çocuk baygın halde yatıyor. Adam sol koluyla çocuğu kavramış tutuyor, diğer eliyle de çocuğun koluna takılı serum torbasını yukarıda tutmaya çalışıyor. Beş ya da altı yaşlarında bir başka çocuk adamın pantolonuna tutunmuş, tedirgin bir vaziyette peşlerinden geliyor. Bir kütle olarak boş koltuğa yığılıyorlar. Yanlarında oturan iki kadından genç olanına bir hastane ismi söyleyip, nasıl gideceklerini soruyorlar. Kadın aktarma yapmaları gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Adam hangi taraftan ineceklerini soruyor, gidecekleri yönü kavramaya çalışıyor. Belli ki gözlerinde ciddi problemler var. Gözleriyle göremediğini aklıyla görmeye çalışıyor. Babasının pantolonuna tutunan çocuk, öne doğru eğiliyor, abisinin dizine başını koyuyor, sessizce ağlamaya başlıyor. Olan bitenin onu çok korkuttuğu belli. Baygın çocuğun ayakkabıları ve çorapları yok, ayakları çıplak… Belli ki evden telaşla, aceleyle çıkılmış. Ama yoksulluk da var. Üstlerinde, başlarında var. Hallerinde, hareketlerinde var. Şaşkınlıklarında, korkularında var. Belli ki hikayeleri yoksulluk üstüne, dert üstüne, çaresizlik üstüne…

Genç kadın, içi acımış olacak, uzun uzun hastaneye nasıl gidebileceklerini anlatmaya devam ediyor. Yanındaki yaşlı kadın, muhtemel ki genç olanın annesi, yanlarındaki koltuğa bir dert gibi çöken bu ağırlıktan, ruhunun konforunu bozan bu manzaradan, kızının bu rahatsız edici manzaranın bir parçası olmaya meyledişinden, karanlığa, acıya, yoksulluğa fazlaca yaklaşmasından rahatsız, durmadan çekiştiriyor kızının kolunu. Genç kadın, arada bir silkeleyerek kurtarıyor kolunu ve anlatmaya devam ediyor: “Kızılay’da ineceksiniz, bir kat aşağıya inip terminale giden hatta bineceksiniz, beş durak gittikten sonra ineceksiniz, orada hastaneyi tekrar sorun, gösterirler.” Tarifinde adamın neredeyse görmeyen gözlerini evvel zaman nezaketiyle hesaba katıyor.

Adam bir yandan kadını dinlemeye, bir yandan baygın çocuğun serumunu yukarıda tutmaya, bir yandan olan bitenden ölesiye korkan küçük oğlunu sakinleştirmeye çalışıyor. Ama onu yoran, yıldıran, üstüne kâbus gibi çöken asıl şey yakasına yapışan çaresizliği… Adam en çok otuzunda… En az iki çocuğu olduğu ortada, ama sanki başka çocukları da var evinde. Onları geçindirmeye yetecek parayı kazanamadığı belli… En çok günü kurtarabiliyorlar. Her sabah, büyüyen bir badire olarak üstlerine gelmekten bıkmayan, usanmayan günü, günleri…

Sonra genç kadın, kolunu çekiştirip duran annesine dönüp söyleniyor. Sözlerinin bittiği yerde sessizlik başlıyor. Vagondaki herkes kendi içlerine çekilerek, hikâyelerinin gündelik kurgularını bozan bu beklenmedik farkın sıkıntısını yaşıyor. Bu fark: Hayat!

Bakmadan, görmeden, duymadan, hissetmeden, nereye gittiğini bildiğimiz, asla başka yere gitmeyen, asla bilinmeyen bir durakta durmayan, hayat olmayan, ama hayat gibi duran, herkesi birbirine yabancı, herkesi birbirinden uzak, herkesi herkesten ıssız bırakan o kahrolası yolculuğun, tekinsiz bir ayna gibi aniden kırılıvermesi…

Bazen ne kadar hazırlıksız yakalanıyor hayatsızlığımız hayata değil mi? Gözleri neredeyse görmeyen iki çocuklu bu çaresiz adam, sığındığımız bütün körlükleri gelip alıveriyor elimizden.

Hayat, bunun adı hayat, şükürler olsun acıyabiliyormuş meğer yaşamaktan hâlâ her yanım!
gozcan@yenisafak.com.tr

h1

Bufalo

Şubat 9, 2007

YILMAZ ÖZDİL-SABAH 09/02/2007

Asya’dan Avrupa’ya geçiyorum. İşe… Trafik fena değil. Akıyor. Derken… Zınk! Neredeyse patlatıyordum önümdekine. “Niye tıkandı aniden” demeye kalmadan, anlaşılıyor. İntihar var. Gene… Köprüye çıkmış biri.
Kısa boylu. Kazaklı. Mont yok. Sakalı uzamış. Surat harita… Kederin bütün çizgileri çakıyla kazınmış adeta. Yaşını çıkaramıyorum bu yüzden… 30 desen de olur, 50 desen de.
Bir eliyle tutunmuş korkuluklara, öbür eliyle derdini anlatmaya çalışıyor, bu taraftan dil döken polislere.
Kaysa eli… Ya da ayağı. Gitti. 60 metre.
Adettir İstanbul’da…
Köprüde intihar varsa, trafik durur. Seyredecekler illa. Milim milim giderler… Ki, atlarsa, kaçırmasın. Görsün o anı.
Malum, herkese nasip olmaz!
Bakıyorum etrafıma…
Sağımdaki otomobilde iki kişi… Sağ koltukta bir kadın. Camı indirdi. Direksiyondaki adam cep telefonunu çıkardı, basıyor şakır şakır. İstanbul hatırası bir nevi… Arkadaşlarına gösterecek. İnanmazlar yoksa.
Solumda belediye otobüsü…
Bir teyze, 60′ında filan. Öğreten ebeveyn olmanın gururu ile gösteriyor intiharcıyı kucağındaki küçük kıza… Torunu herhalde. 5 ya da 6 yaşında. N’apsın çocuk. El sallıyor.
Bana değil. İntiharcıya.
İki üç koltuk arkalarında, bir genç kız. Üniversiteli muhtemelen. Kulağında iPod. Çıkarıyor. Şöyle bir bakıyor. 56 saniye. Tekrar takıyor kulaklığını. Gömülüyor koltuğuna. Dönüyor önüne. Adam sende. Ona ne.
Hiç tanımıyorum bu genç kızı. Ama bu tavrı çok iyi tanıyorum. Çocuklarımızda, kardeşlerimizde görmeye alıştığımız bir tavır… Öyle öğrettik çünkü. Elalemin derdi, seni mi gerdi?
Germiyor doğal olarak.
Arkamdaki, korna çalıyor. Ama öyle böyle değil. Bas bas… Bakıyorum dikize. Bana bakmıyor. Gözü intiharcıda. Ona çalıyor. Artık bilemiyorum… “Hazır ben buradayken atla” mı demek istiyor, yoksa “aman sakın birader” demek mi… Bilemiyorum.
Önümdeki taksici dayanamıyor, iniyor hışımla… Bağırıyor. “Trafiği mahvettin ulan, git başka yerde geber…” Şeytan diyor, git taksiciye giriş… E haklı şeytan. Çekiyorum el frenini… Tam ineceğim. Fırsat kalmıyor. Açılıyor trafik. Gazlıyoruz mecburen. Hep beraber.
Böyle bu işler çünkü…
Parayla değil. Sırayla.
Yerimizi yeni meraklılara, yeni meraksızlara, yeni teyzelere, yeni gençlere, yeni çocuklara, yeni taksicilere bırakmamız lazım.
Seyretme sırası onlarda…

Gazeteye geldim. Soru, beynimi kemiriyor. Çınlıyor. Acaba atladı mı? Oraya telefon, buraya telefon. Öğreniyorum nihayet. Atlamamış… Şükür. Uzatmış sonunda elini, babacan bir komisere… Bu sefer ikinci soru. Kimmiş? Nedenmiş? İşsizmiş meğer. Ayakkabı boyacılığı yapıyormuş, Beyoğlu’nda falan. 33 yaşında. 3 evlat babası. Köprünün korkuluklarından önce, kredi kartına tutunmuş… Sonrası ortada. Borç. Faiz. Ayvayı yemiş. “Yetti” demiş, “yaşamak buysa, benden bu kadar…”
Soyadı bende saklı. İsmini sorarsanız….
İki gözüm önüme aksın, Yaşar’mış.
Yaşar.

Sonra oturdum ekran başına… Bırak, dünyayı başkaları kurtarsın. Sen, Yaşar’ı yaz.
Yaşadığını zanneden öbürlerini yaz.
Şöyle başla mesela…
“Vahşi Batı filmlerindeki bufalolara benziyoruz artık. Yanımızdaki vurulup, düşüyor. Gözucuyla bakıp, yolumuza devam ediyoruz… Ruhsuz… Duygusuz…”