Archive for Ağustos, 2007

h1

Çekimser

Ağustos 23, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Çekimser acayip bir tiptir. Sorumluluk üstlenmeye cesareti olmayan, sorumluluk üstlenmeyi beceremeyen, sorumluluktan kaçan.. bir tuhaf tip..

Kendine göre gerekçeleri her zaman elinin altındadır. “Ben bu konuda oyumu kullanmak istemiyorum, çünkü….” diye başlayan cümlesi asla inandırıcı görünmez. Çünkü o gerekçenin zıddı kâmili de aynı oranda geçerlidir.

Çekimser, oy kullanmaktan kaçınır, fakat oylama sonucu nasıl tecelli ederse etsin, o sonuçtan istifade etmenin yolunu arar. Ve bulur. Bu demektir ki, külfetinden kaçındığı bir hasılanın nimetine konmak ister.

Çekimser ihtiyatlı davranıyormuş gibi bir duruş sergilemek ister. Fakat sergilediği duruş gerçekte kaçaklıktır. O, tilki kurnazlığı, çakal ürkekliği ile avını koklar, avın etrafında gezinir, avının üstüne sıçramak ister, fakat uygun zamanı ele geçirmeyi erteler durur. Kuşkuludur. Avının üstüne atladığında kendine bir zarar gelip gelmeyeceğini denetimi, gözetimi altında bulundurmak ister.

Tilkinin kurnazlığı diyorum ya, tilki masum bir hayvandır. Tilki, tavuk kümesine giresiye kadar ihtiyatı elinden bırakmaz. Kümese girdiği anda kümesteki bütün tavukları boğar. Bu, aslında onun ürkekliğinden ileri gelir. Her tavuğun kanat çırpışını kendine tehlike olarak görür ve saldırır.

Çakal da ihtiyatlıdır. Genelde başka avcı hayvanların, aslanın, kaplanın artığı ile geçinir. Büyük avcının avını yiyip çekilmesini gözler. Aşırı aç kalmadıkça leşe fazla yanaşmak istemez. Yanaştığı anda büyük avcının hırlaması, kükremesi onun oradan uzaklaşmasına yeter.

Çekimserde, işte hem tilkinin ortalığı talan eden aç gözlülüğü, hem çakalın korkak ihtiyatlılığı el ele gider.

Ancak gene de çekimseri tilkiye ve çakala benzeterek bu hayvancıklara haksızlık etmememiz gerekiyor. Çünkü o hayvanlar yaradılışlarının gereğini yerine getiriyor. Onlar, yapacakları edim hususunda tereddüt göstermezler, yapacakları her ne ise onu yaparlar ve onun hakkını yerine getirirler. Bu davranış biçimi o hayvancıkların hayat memat meselesidir.

Çekimser ise karşımıza daima bir “insan” olarak çıkar. İnsan demek sorumluluk demektir: sorumluluk üstlenmek demektir.

Oysa çekimser dediğimiz tip tam da sorumluluktan kaçan biridir.

Herif, sorumluluk gerektiren bir makamın en tepesini işgal etmiş olabilir. O tepenin, tepedeki o makamın gerektirdiği sorumluluğu kullanmasını sonuçlayacak durumlarla karşı karşıya geldiği anda, o sorumluluğunu kullanmaktan kaçınır. Ama ancak iş işten geçtikten sonra konuşur. Konuşması şöyle bir şeydir: “Müdahale etmek istemedim. Müdahale etseydim, durum…” biçiminde ipe sapa gelmez mazeretler dermeyan eder.

Çoğu kez konuşmaz, fakat konuşmaması sorumluluk duygusundan ileri gelmez; konuşursa sorumluluk altına gireceğinden kaygılanır.

Çekimser biriyle yola çıkılmaz. Çekimser yol arkadaşını yolda bırakır. O, daima, istisnasız, kaçınmasız.. kendi çıkarını her şeyin önüne koyar. Onun çıkarı kendi zatının bile önünde yürür.

Hasbelkader sorumluluk gerektiren bir yere çıkmışsa, sümük gibi yapışıp kalır oraya.

Her almaşık karşısında vereceği bir cevap bulundurur dağarcığında. Ama cevaptan başka verecek bir şeyi yoktur. Pis bir tiptir…rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

Olay yerinden kaçış….

Ağustos 20, 2007

SENAİ DEMİRCİ

İnsan çok şeyi unutur. Şemsiyesini unutur mesela… Yağmur biter, şemsiye de bir köşeye atılır. İnsan, ayakkabısını kapıda unutur sözgelimi; aralarındaki bağ kapıya kadardır, kapıdan içeride ayakkabısız da olabilir insan.

Cüzdanını bile unuttuğu olur insanın; eni konu paradır eksilen, parasıyla arasında kan bağı yoktur, çalışırsa yenisi bir daha gelir, gelirse de harcar, seve seve eksiltir. Kimliğini de kaybedebilir insan; hiç önemli değil, “hüviyetimi kaybettim, hükümsüzdür” diye ilan verir, yaşamaya devam eder. Kimliksizlik kendisini de “hükümsüz” eylemez .

Peki ya, kalbini kaybedebilir mi insan? Bir şemsiye gibi bir kenara fırlatıp yeni yağmurlara kadar hatırlayamadığı olur mu kalbini? Eşikte bıraktığı ayakkabı gibi kalbiyle de bağlarını kolayca çözer mi? Parası gibi midir insanın kalbi? Hemencecik harcanabilir mi? Kalbini kaybeden bir adam, çalışarak yeniden kazanabilir mi kalbini? Sahibince bulunamadığı için herkese “hükümsüzdür” diye duyurulmuş kalpler var mıdır kaldırımlarda?

Hadi itiraf edelim; unuttuğumuz bir kalbimiz var… Göğsümüzde, kendi halinde çırpınıp duran bir kalp.. Uzattığı elini havada bırakmışız gibi utandırılmış.. Yüzünü bize döndüğünde tanımazlıktan geldiğimiz bir yabancı olmuş. Unuttuğumuz, hükümsüz bir kalp. Kapı dışarı ettiğimiz bir kalp… Köşeye fırlatıp attığımız bir kalp..

Alkollü bir sürücünün kaldırımda yürürken öldürdüğü ikiz kardeşinin ardından acıyla konuşuyor Yeliz: “Bunları hep televizyonda seyrederdik; şimdi bizim başımıza geldi.” Demek ki, televizyonda seyircisi olduğumuz cinayetler, kazalar, kayıplar o kadar yakmıyor canımızı. Oysa, “televizyonda seyredilebilir” olan her şey, “başımıza gelebilir” olma özelliği de taşıyor. “Bir başkası”nın başına geleni “bir başkası” olarak seyrettiğimiz her defasında, kendimizin de “bir başkası”nın gözünde “bir başkası” olduğumuzu unutuyoruz. Bir gün “bir başkası” olma sırası bize de gelecektir. Yeliz’i şaşırtan da bu. Seyrettiğimizi değdirmiyoruz kalbimize.. Yahut değdirmek istediğimizde kalbimizi yerinde bulamıyoruz. O anda “hükümsüz” oluyor…

Çok değil, birkaç hafta sonra “Filiz Koç” diye yazıversem, kimse hatırlamayacak… Evine birkaç yüz metre kala, hiç hesapta yokken sarhoş bir sürücünün arabasının burnunda parça parça dağılan Filiz’in ardı sıra bıraktığı boşluğa birkaç dakikacık olsun değdiremedik kalbimizi. Haberler diyor ki: “Alkollü sürücü iki kadını ezip kaçtı…” Kalbimize değdirmeyelim diye yazılmış sanki: “iki kadın sadece; üç değil, dört değil, dört yüz hiç değil!” “Ucuz atlatılmış” edasında kurulmuş cümle.. Ama İsminaz Koç için “bir kadın” değil yitirilen: “Kazadan on dakika önce beni aradı, ‘Anneciğim ne yapıyorsun?’ dedi. Ben de ‘Aç mısın kızım? Senin sevdiğin yemeği yaptım’ dedim. ‘Anneciğim hemen geliyorum’ dedi ve telefonu kapadı… Yavrum her gün geldiği yoldan işinden evine geliyordu. Ben ne yapacağım onsuz?”

On dakika sonra, annesiyle sofraya oturacak bir evlat olunca ezilen, kalbimizi hatırlıyoruz yeniden… “Ben ne yapacağım onsuz?” diyeceğimiz biri eksilmeyince yanımızdan yöremizden, haberler, gazete sayfasında taş gibi sessiz nefessiz duruyor; TV ekranından bize taşmıyor, yuvamıza bulaşmıyor, kalbimize dolaşmıyor.

Haber devam ediyor: “Sürücü Oktay G., kaldırımda yürüyen Filiz Koç’a (24), ardından yaklaşık 150 metre ilerideki Ayten Akdoğan’a (34) çarptı. Filiz Koç ile Ayten Akdoğan olay yerinde can verirken, sürücü Oktay G. aracıyla olay yerinden kaçtı.” Hiç şüphesiz “Ayten Akdoğan” adı da unutulmayı hak ediyor. O da bir “kadın”… Ama Merve ile Melike için “bir kadın” değil Ayten Akdoğan; bir “anne”. Anne “ömür boyu”dur; bir anlık haber gibi gelip geçmez gözümüzden, gönlümüzden.. Hangi birimiz, hiç olmazsa birkaç saatliğine, olmadı bir kaç dakikalığına, 13 ve 14 yaşlarındaki iki çocuğun kalbini göğsüne koyup hiç hak etmedikleri “annesizliğe” dokunmaya yanaşır? Annesizlik ki, okul dönüşü evin kapısı her açıldığında karşına çıkan kocaman bir boşluk, anlamsız bir sessizliktir. Annesizlik ki, sesini hatırladığında, yüzünü hayallediğinde, sözlerini tekrarladığında, fotoğrafına baktığında, çocuk kalbinde hiç dinmez hüzündür, hiç susmaz ağlayıştır. Annesizlik ki, başka çocukların annelerini her gördüğünde yeniden alevlenen bir hüsrandır, yeniden başlayan bir hasrettir.

Nerede kalbim? Nerede kalbin? Nerede kalbimiz?

Bu tür haberlerin bir şablonu var ve ne yazık ki bundan sonra da tekrarlanacak ve işe yarayacak gibi: “Falanca falanca olay yerinde can verirken, sürücü feşmekanca aracıyla olay yerinden kaçtı.”

Sadece sürücü feşmekanca mı? Hepimiz kalbimizi de alıp olay yerinden kaçtık.

h1

Avuntu

Ağustos 2, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Mağlubun eline avunacağı bir tutamak bırakmamak fazla mı zalimce olur? Geleceğine ilişkin bir umuda emek vermek istemesi onun ruh dengesine şifa yerine geçmez mi dersiniz?

En çelimsiz bir yarışçı bile gelecek sefere daha iyi olacağına ilişkin bir umudu bileyler kalbinin derinliklerinde.

Koşmaya meraklı bir arkadaşımız vardı okul sıralarında. Hafta sonları kendisi gibi meraklı arkadaşlarıyla yarışırlardı. Pazartesi günü arkadaşımızla karşılaştığımızda sorardık: “Ali, nasıl geçti yarış?”

“Çok iyi” derdi Ali.

“Kaçıncı geldin?”

Ali övünerek avuç içleriyle göğsünü sıvazlar:

“Üçüncü…” derdi.

“Ali, yarışmaya kaç kişi katıldı?”

Ali’nin gülümseyen gözlerinde sevinç parıltıları okunurdu:

“Üç kişiydik” diye cevaplandırırdı sorumuzu.

“Gelecek sefere birinci gelirsin inşallah Ali” derdik.

“İnşallah” derdi o da.

Ve ertesi hafta gene sorardık Ali’ye:

“Ali kaçıncısın?”

“Bu hafta birinci geldim” derdi Ali. Hiç eksilmeyen mutluluğu yanaklarında yapışık dururdu.

“Bu hafta kaç kişi katıldı yarışmaya?”

“Bir tek ben…” derdi Ali.

Bütün arkadaşlar Ali’nin birinciliğini kutlardık. O da tebriklerimizi tevazu ile kabul ederdi.

Yahya Kemal’in Atik Valde’den İnen Sokak şiirinde, biraz yüceltilmiş tonda bir avuntuya sığınılır. Bir Ramazan akşamı o sokaktan geçmekte olan şair, benizlerin solgunluğundan, hareketlerin yavaşlamışlığından herkesin oruçlu olduğu fikrine kapılır, kendisinin oruçlu olmadığını düşünerek hüzünlenir. Şair işte bu hüzünden bir avuntu payı çıkartır: “İyi ki, halimden hüzünlenebiliyorum, ya bir de hüzünlenmeyecek kadar vurdumduymaz olaydım!” düşüncesine dalar. Durumu hazindir elbet.

Türklerle Avrupalılar arasında spor yarışmaları sonunda sporculara yapılan muamele bakımından calibi dikkat bir farklılık yaşanır. Bizde, ilgi, daima yenilene dönük olur. Mağlup sırtı sıvazlanarak teselli edilir. “Galip olur bu yolda mağlup” sözü, tam da burada söylenir. Batı dünyasındaysa ilgi galibe yöneltilir. Onun eli havaya kaldırılır. Yerde yatan mağluba ulaşabilse bir tekme de seyirciden gelir. Bizdeki davranışın asaleti ile Batı dünyasının yozluğu arasındaki hamiyet farkına dikkat etmek gerekiyor.

Ne ki, burada şu incelik göz ardı edilmemeli. Avuntu, seyirciden yarışmacıya uzatılıyor. Yoksa yarışmacının kendi yenilgisinde avuntu araması aptalca olur.

Hayır, bizim Ali, birinci veya üçüncü geldiği yarışmadan kendine bir avuntu payı çıkartmıyordu. O, içtenlikle birinci veya ikinci geldiğini düşünüyordu.

Oysa Yahya Kemal’in terennüm ettiği avuntudaki bungunluk insana iç karartıcı bir hüzün veriyor.

Ancak kendisine avuntu sunulmak istenen mağlup bir yandan mağlubiyetinin sebebini seyircide arayıp vebali onun boynuna yüklemeye çalışırken, bir yandan da iki kolunu birden havayı kaldırıp kendini galip ilân etmeye çaba gösterirse, bir kısım seyirci de onun bu yüzsüzlüğüne alkış tutmaya yeltenirse, burada bir sakatlık ortaya çıkar. Buna avuntu arayışı değil, şirretlik denir ya da küstahlık veya kaltabanlık…rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

Kanuni ve Sinan İstanbul’u susuzluktan nasıl kurtarmıştı?

Ağustos 2, 2007


MUSTAFA ARMAĞAN

28/07/ 2007

Kemerburgaz'daki su kemeri
Kemerburgaz Su Kemeri

Bir seher vakti dolaşmak diledi Sultan’ın gönlü. Kâğıthane’ye gidip safa eyleyelim, deyü ferman buyurdu. Burada ıssız kırları gezerken yolu yemyeşil bir vadiye düştü. Yerler çimenle kaplıdır ama garip; bir vadi olmasına rağmen ortada akarsu namına bir iz görünmemektedir. Garip iş, diye söylenir Sultan, halbuki suyun yatağı var amma kendisi sırra kadem basmıştır. Aklına hemen bir yerlerde gizlenen ve varlığını kaybettiren “âb-ı hayat” gelir.

O sultanın adı Süleyman olur da âb-ı hayatın ardına düşmez mi? Biraz araştırır; çalı çırpının altını karıştırır ve yer altına saklanmak isteyen bu suyun gövdesinin bir kısmına orada rastlar. Tıpkı sevgilisine kavuşmuş bir âşık gibi bakar ona. Mimar Sinan’ın kendi deyişiyle, “saadetlü pâdişâh-ı âlem-penâhın bu âb-ı musaffâya hibâb-âsâ nazarı” düşer.

Hemen emirler yağdırır etrafına. ‘Bu ‘kaçkın’ suyu İstanbul’a isterim” der ve ekler: “Dünyanın susamışlarını suya kandırmak, kana kana su içmelerini temin etmek işi tez elden yapılsın.” Sonra yeni bir hayrın kapısını çaldığının vicdanî huzuru içinde atını sarayına doğru sürer. Gereken yapılacaktır nasıl olsa.

Sarayına dönmekte olan Sultan Süleyman bu defa devlet adamlarını toplar etrafına. Neyi emir buyurur bilir misiniz? İstanbul’un vaktiyle nasıl gelişip serpildiğini incelemelerini. Tabii bir şehrin gelişip serpilebilmesi için su çok önemliydi. İstanbul Kostantiniyye iken acaba bu şehre ferahlık veren sular nereden getirilmişti?

O bir parçasını çalılıklar içerisinde bulduğu temiz su, Kanuni’ye hangi büyük projeleri ilham etmişti, görün.

Roma ve Bizans dönemlerinden Fatih devrine kadarki ‘su tarihi’ didik didik analiz edilir orada. Fetihten evvel bazı kemerler yapılmıştır gerçi ama bunlar akar su olmayıp bugünkü Yerebatan Sarnıcı gibi kapalı ve açık su havuzlarında toplanan durgun su şeklindedir. Ardından da dedesi Fatih Sultan Mehmed’in Belgrat Ormanlarından getirttiği Kırkçeşme sularıyla şehir taze akar suya kavuşmuştur. Lakin zamanla su yolları tahrip olmuş, kısacası şebekedeki su kaçakları şehrin susuz kalmasına yol açmıştır.

Bunlar anlatılır Kanuni’ye. Padişah da işin kolay olmadığını anlamıştır. Bu şehir zoru sevmektedir. Ama kendisi de zora talip olmuştur hep. Etrafındakilerin de böyle olmasını istemek en tabii hakkıdır. “Her sanatın üstadı ve her dağın bir Ferhad’ı vardır. Bu işi Mimar’la görüşmek lazımdır. Bana teorik laflar etmeyin. İş isterim, laf değil.” Bunları der. Anlamışsınızdır ama söyleyeyim: Kanuni’nin “Mimar” dediği, Sinan’dan başkası değildir.

Emri alan Sinan, bu çetin görevin altına girmeyi şeref bilir. Değil mi ki, insanlara faydalı olacak bir hayra memur edilmiştir, değil mi ki, yeryüzü sultanlarının en namlısı kendisine bu vazifeyi layık görmüştür, öyleyse gece gündüz çalışmalı, içinden çıkamadığı yerlerde Allah’ın yardımına sığınmalıdır.

Sinan ilk olarak yanına ölçüm aletlerini alarak vadinin yolunu tutar. En yüksek ve en alçak noktalarını teker teker tespit eder. Eskiden buralarda mevcut olan Roma dönemi su yollarının izlerini kovalar. Ancak rakamlar alta alta dizilince yüklendiği işin azameti ortaya çıkar. Acaba bu çapta bir projeyi alnının akıyla başarabilecek midir? İşte orada ellerini açıp Rabbine yalvarır:

“Ey rızıklandırıcı, kudretli ve yüce Allahım, bu perişan, yüreksiz ve işbilmez karıncanın ne değeri ola ki, devrin Süleyman’ının hizmetinde sözüne itibar edilsin. Ancak senin inayetin sayesinde elimizden tutulsun.”
Bu büyük hizmete layık değilim ama, yardım eyle…

Bu toprağın altında hayat var!

Kollarını sıvayan Sinan, ilk olarak bir hafiye gibi kaybolan suyun peşine düşer. Yolları bozulan su, ovaya doğru akıp kaybolmuştur. Yayılan suyu ta kaynağından alıp dağ tarafından bir hendek kazarak yolunu değiştirmesi ve yapacağı kemerlere çekmesi gerekiyordu. Bunun için suyun debisini ölçmesi, ne miktarda bir suyu getireceğini hesaplaması gerekirdi. Derelerin debilerini ölçüp projenin fizibilite raporunu, kapsamını, ön çalışmasını, yaklaşık maliyetini çıkaran Sinan, Padişaha, “Bu toprağın altında hayat var. Proje hemen tamamlanmalı” tavsiyesinde bulunur.

Kanuni raporu okur, sorular yöneltir kendisine; aklı başında cevaplar aldıkça etkilenir, coşar. “Bu suların gelmesi” der, “hangi yoldan mümkün ola?” Sormak istediği elbette suyun takip edeceği güzergâh değildir. Projenin realize edilmesinin yolunu yöntemini sormaktadır.

Sinan der ki: “Bunun iki yolu vardır.
1) Sayısı belli olmayan kullarınızı çalıştırarak,
2) Ücretli işçi çalıştırarak.

Birincisi ucuza gelir, ikinci için neredeyse bir hazine gerektir. Amma ikincisinde birincisinden daha ustalıklı iş çıkar. Seçim Padişahımız Efendimize aittir.”
Kanuni kendisine yaraşanı yapar ve ikincisini seçer. “Birincisi ‘el hayrı’dır. Biz kendi hayrımızı başkasının sırtına yükleyerek sevap kazanamayız. Kendi malımızdan ücret vererek işçi tutalım. Bir de aman dikkat, bu proje sırasında kimsenin zerre kadar hatırı incinmiş olmasın.”

Hassasiyet budur, dostlar.

Sinan’ın arzusu da ikincisi seçenektir zaten. Kendisine “güçsüz karınca” diyen Sinan sevinerek çıkar huzur-ı şahaneden. Bu arada eski Mısır Paşası, müteahhit (bina emini) olarak atanmıştır inşaata.

* * * *

Artık işe başlama törenindeyiz. Şerefli bir vakit seçilir, latif bir saat. Su yollarının kazım ve onarım işlemine başlanır. Onlar kazadursun halk arasında efsaneler kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştır bile. Bu bir hayaldir çoğunluğun kanaatine göre. İmkânsızdır kimi için. ‘Göreceksin bak, bu işin altında kalacak Mimar’ diyenler eksik olmaz padişahın çevresinden. Bina emini de, vezir vüzera takımı da iyiden iyiye kuşkulanırlar. Yüze göze bulaştırılmaktansa vazgeçilmesi yeğdir, diye düşünüp padişaha aktarırlar düşüncelerini.

Bu adam, derler, daha ortada su mu yokken kuru toprağı kazdırıyor size. Paranızı, malınızı boşu boşuna harcatıyor. Bu gidişle taşa toprağa yatırılacaktır paranız ve şehir yine susuz kalacaktır. Hem adam kalkmış, tepeleri düzlemeye, yerle bir etmeye. Buna hazine mi dayanır? Yoksa bu mimar gayptan haber mi almıştır da, size suyun debisini oradan mı söylemiştir? Su yok ki debisi olsun?

Su sevdalısı, hayır işine hazinesini vakfetmiş olan Kanuni’yi öfkelendirmeyi başarırlar sonunda. Yüreğine ateş düşmüş gibi yanına varır o sırada işiyle meşgul olan Sinan’ın. Kendisini yanılttığı iddia olunan mimardan hesap sormaya kararlıdır padişah.

Sinan dere sularını toplayıp kanallara almakla meşgulken, üstelik de en son dereye sıra gelmişken çıkagelir Sultan. Hem de hiç rastlanmayacak bir şekilde, yapayalnızdır. Kızgınlıkla sorar:

- Mimar, hani o bana anlattığın sular nerde?
Mimar Sinan önüne düşer Sultan’ın. Düşe kalka giderken kendisine mahcup etmemesi için Allah’a dua etmektedir sürekli. Gider görürler ki, dereden toplanan sular “lüle” denilen 30 küçük borudan akmakta, hatta 10 lülelik su da üzerinden taşmaktadır. Aradığı suyu karşında gören Kanuni rahatlar ama sormadan edemez:

- Mimar, beri gel, bana anlattığın suyun hepsi bu mudur yoksa başka yerlerde dahi su var mıdır?

- Evet saadetli Padişahım, iki derede daha benzeri sular var. Hatırlarsanız size 100 lüle su vardır diye rapor vermiştim. Şimdi tahminlerimizin ötesine geçtik; 150 lüle su çıkacağı kesinleşti. Üstelik de sıcak günlerde olduğumuz için sular şimdi azdır. Yağışlı mevsimlerde daha da artacağı kesindir.
Kanuni bir parça rahatlamıştır. Gönlünün ferahlaması ve projesinden hiçbir kuşkusu kalmaması için Sinan, üşenmeyip padişahı bir başka dereye daha götürür. Lülelerden yine suların taştığını gören Kanuni burada neşelenir ve sudan içmek ister. Tadından da hoşnut kalır ve Sinan’a bu hayırlı işe giriştiklerinden duyduğu memnuniyeti iletir. Hediyeler verir, hil’atler giydirir.

* * * *

Böylece dedikoducuların seslerini kesen Sinan’ın etkisiyle Sultan Bina Emini’nin sözlerini de dinlemez artık. Camilerini başarıyla inşa etmiş olan Sinan’a bu emin olamadığı konuda da güveni gelmiştir. Sinan çalışmalarını yürütürken, Kanuni de onu yalnız bırakmaz. Gelip çalışmalarının sonuçlarını gururla seyreder. Mimarı ödüllendirmeyi de ihmal etmez tabii ki.

Böylece Uzun Kemer, Kovuk Kemer, Güzelce Kemer, Mağlova Kemeri ve Müderrisköy kemerlerinden oluşan bu muazzam su tesisleri kompleksi ortaya çıktığında İstanbul’un uzun yıllar su ihtiyacı karşılanmış olacak, şehre göç başlayacaktır. Hatta Kanuni, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin bu kadar suyu şehre akıtmanın bir yerde kötü olduğu, insanların bu yüzden İstanbul’a hücum edecekleri uyarısıyla dahi karşılaşacaktır. Ne var ki, Kanuni kararını vermiştir bir kere. Niyeti insanlara faydalı olmaktır. Bunu da şu çarpıcı cümlelerle anlatır Sinan’a:

“Benim maksadım, bu su her mahalleye ulaşa. Çeşme yapılacak yere çeşme, yapılamayacak yere ise tatlı su kuyuları açıla ki, su onun içine uğraya. Ta ki her yerde ihtiyarlar, düşkün dul kadınlar ve çocuklar testilerini ve bardaklarını doldurup devletimin devamına dua eyleyeler.”

Sinan’ın yorumu şudur:

“Zamanın Süleyman’ına bu kadar insan ve cinin duası yeter. Çünkü kıyamete kadar gece gündüz genç ihtiyar demeden insanlar dualarından onun adını eksik etmezler.”
Baraj sularının kurumasıyla ortaya çıkan Mağlova Kemeri’nin unutulmuş hikâyesi budur ve bizzat Sinan’ın Tezkiretü’l-Bünyân’ından alınmıştır. Herhalde bu susuz günlerimizde olsun hatırlanmayı hak ediyor.

Kanuni ve Sinan’ın ortak vizyon ve emeklerinin nelere kadir olduğunu bu anlatıdan çıkarabiliriz. Kimsenin inanmadığı bir projeye engellemelere rağmen girişmişler ve sonunda gayelerine ulaşmışlardı. Çalışarak ve dua ederek… İkisi de aynı şey değil mi zaten?