Archive for Haziran, 2007

h1

Ya Roma Yoksa?

Haziran 21, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Gücü elinde tutan yalnızca hukuku elindeki güce göre yorumlama imtiyazını elinde bulundurmakla kalmaz, kendi yorumunun meşruiyYa Roma yoksa?etini sağlama sadedinde gerekli manipülasyonu kullanmak suretiyle kamuoyu oluşturma yolunun taşlarını da döşer.

İnsanın neye inanacağını şaşırdığı bir çevrimden geçilebilir.

Bir gün önce inandığınız olguların, bir gün sonra geçersiz kılındığını görmek mümkündür.

Hayvan çiftliğinde domuzlar ne yapsa mubahtır. Domuzların sözcüsü ne derse doğru olan odur. Bazı hayvanlar hafızalarını zorlayarak bir şeyler hatırlamaya çalışsa da, her şey boştur.

Bir gün önce, bize kahraman diye tanıtılan biri, bir gün sonra bakarız ki, sefil bir mahlûk haline dönüşüvermiş.

Bir gün önce kahramanlar listesinde adı yazılı olan biri, bir de bakarsınız, ülkesinde yaşayamaz hale gelmiş… Ülkesini terk etmek zorunda bırakılmış…

O zaman, vah onun haline ve vay o ülkede yaşamaya devam edenlerin haline…

Artık, ülkede olan biten bütün olumsuzlukları bir başkasının sırtına yüklemek işten değildir.

Bir cinayet mi işlendi! Bunu o yapmıştır…

Bir hırsızlık mı vaki oldu! Bunu o yapmıştır…

Kötüye giden bir olayla mı karşılaşıldı! Müsebbibi odur…

Artık sebep bellidir: sebep, daima o’dur!

Ama bir gün karşımıza ondan başka birilerinin de bulunduğu gerçeği çıkıverse, acaba ne yapabiliriz? İlkin şaşırırız elbet.

Şaşırırız, çünkü, toz kondurmak istemediğimiz birilerinin karartısı çıkar gibi olur karşımıza…

Nasıl olur, diye sorarız, bu karartının arkasında bulunduğunu düşündüğümüz gerçeklik tam da bizim kahramanımız değil miydi?

O değil miydi bizim kurtarıcımız?…

Şimdi onun şahsında bir hainle mi karşılaşacaktık?

Bu nasıl olabilir? Olabilir mi?

Durum, tıpkı, Roma seferine çıkmış komutanın, yolun bir yerinde kafasına saplanan şu zalim soruya denk düşer: ya Roma yoksa?

Ya eşkıya yoksa?..

Ya, var olduğu farz edilen eşkıya bir vehimse?..

Ya o vehim, benim zihnime, benim kahramanım tarafından zerk edilmişse?

Ya benim kahramanım eşkıya ile işbirliği içindeyse?..

Ve en kötüsü, bütün kötülükler, o eşkıyanın şahsında benim kahramanım tarafından kotarılıyorsa?..

İnsan, böyle bir şeyin gerçekliğini kabul etmektense, o gerçekliğe asla tanık olmamak için boynunu ipe uzatmaya razı olabilir…

Ve bir gün, günlerin en meşumunu yaşamak da mukadder olabilir ve o gün, insana, eşkıya yok, denebilir…

O gün, insanın hayatının karardığı gündür…

O gün, eşkıya ile kahramanın aynı kişinin şahsında tecessüm ettiği gündür…

O gün, ya Roma yoksa sorusunun beyninize saplanmasından daha zalim bir hali yaşarsınız. Çünkü ya Roma yoksa sorusu, sizin Roma’ya düzenlediğiniz seferi önlemez, olmayan Roma’ya doğru seferinizi sürdürmekte beis yoktur.

Fakat Roma’ya düzenlediğiniz seferin, sizi dön dolaş Kartaca’ya çıkardığını görmeniz zalim olmakla kalmaz, beklenmedik olanın yıkıcılığını da taşır…

Şizoit yaşantının tahammül edilemez parçalarının tümünün o ânın içine sıkış tıkış yerleştirildiğini görebilirsiz. Ve bir anda, yoksa ben baştan beri mi bu şizofreniyi yaşıyordum da farkında değildim, olursunuz…

Ya ben yoksam sorusu, ya Roma yoksa vehminden daha zalimce değil midir?..rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

Mutlu olmanın bir yolu

Haziran 14, 2007

MELİH ARAT

“Mutluyum” diyen kaç kişi vardır şu dünyada? Zenginim diyebilecek çok kişi olmasına rağmen “mutluyum” diyebilecek insan sayısı ne kadar azdır. “Zengin olanın derdi de çok olur” gibi sözler dolaşır halk arasında… Yoksul insanlarsa mutsuzluklarını yoksulluklarına bağlarlar çoğu zaman…

Yoksul olan da mutlu değil, zengin olan da… Hatta daha ilginç olanı ortalama gelire sahip aileler de mutlu görünmüyorlar… Üniversite sınavına hazırlananlar da, üniversiteyi bitirenler de… Kirada yaşayanlar, ev sahibi olamamaktan yakınırlar. Ev sahibi olanlar da evdeki eksiklerden, vergilerden ya da komşulardan. Herkesin şikâyeti farklı olsa da, ortak noktaları şikâyetlerinin olmasıdır. Bebekliğimizden aklımıza kazınmış, hatta içgüdülerimizle bütünleşmiş bir sahip olma güdüsü içindeyiz. Yaşama da önemli ölçüde sahip olamadıklarımıza sahip olma süreci gibi bakıyoruz.

Belki de insanın sahip olma yoluyla mutluluğu yakalama konusundaki en temel sorununu şöyle tarif edebiliriz:

“Sahip olduklarımızın en ilerisinde, sahip olmadıklarımızın da en gerisindeyiz.” Yüzümüz de sahip olmadıklarımıza dönük. Liseyi yeni bitiren birisi, bitirdiği liseye değil de, girmeye çalıştığı üniversiteye bakar. Bir doçent, doçentlik derecesine değil de, profesörlük unvanını nasıl alacağına bakar. Arabası olan biri, arabasına değil de nasıl ev sahibi olacağına bakar. Evi olan biriyse evine değil de, nasıl yazlık sahibi olacağına bakar. Bu modeli kavradığımız zaman, insanların bu model içerisinde mutlu olamayacaklarını söyleyebiliriz. Sahip olma modeliyle mutluluk imkansızdır.

Klasik sahip olma modelini, daha önce belirttiğim gibi bebeklikten benimsetiliriz. “Senin odan, senin oyuncağın, senin kitabın…” Herhangi bir objeye sahipliği vurgulayan konuşmalar bebeklikten çocukluğa adım atanların “sahiplik” kavramının yaşamın temel kavramı olduğunu düşünmeye iter. İlk çatışmalar da böyle başlar. Apartman komşusu iki çocuk, ilk kavgaya “sen beni’m’ topu’m'u aldın” “sen de beni’m’ uçağı’m'ı…” diye başlar. Daha sonra da spor ayakkabıya, oyun bilgisayarına, defterlere, kalemlere diye sahip olma mücadelesi devam eder.

Aslında sahip olma fikri, bir ölçüde gelişmeye de yol açar… Çünkü sahip olunanlar korunur. Örneğin odanıza sahipseniz, mandalinanın ya da çekirdeklerin kabuklarını odanıza atmazsınız. Ama sokağa sahip değilseniz, çekirdeklerin kabuklarını atmada herhangi bir çekince yoktur. Zengin insanlar, sahip olduklarını korumak için evlerini duvarlarla çevirirler; girişlerine korumalar koyarlar. Türkiye’deki modern iş gökdelenlerini dünyadaki örneklerinden ayırmak mümkün değildir. Ama iş gökdeleninin ya da çok modern bir fabrikanın kapısına kadar giden yol engebeli bir köy yolu gibidir (Bkz. İstanbul’daki gökdelenler). Niçin yollar geliştirilmez? Çünkü iş gökdelenine sahip olan kişi yola sahip değildir. Gökdeleni korur; ama “sahip olmadığı” yola yatırım yapmaz.

Birincisi çocuklarımıza sadece küçük bir odanın ya da oyuncağın değil, tüm evrenin sahibi olduklarını anlatabiliriz. Bir çocuk evrene sahipse, oyuncağın biri arkadaşının evinde kalabilir. Çünkü arkadaşı da evrenin içindedir. Evrene sahip olduğunu düşünen insanlar, sadece kendi odalarını, iş kulelerini ya da fabrikalarını değil, tüm dünyayı korumaya çalışırlar. Çevreyi de korur; insanları da ekolojik sistemi, evrenin sistemine bozacak bir şey yapmazlar. Tüm evrenin sahibi olduklarından üniversite kazanılmış kazanılmamış, yazlık alınmış alınmamış önemli değildir. m.arat@zaman.com.tr

h1

Kelebek etkisi değil, kutup ayısı

Haziran 8, 2007

NİHAL B. KARACA

Kutup ayıları

İnsan sonunun ölüm olduğunu bildiği halde ‘mutluluk’ peşine düşebilen bir varlık. Ve dahi, bir mühlete bağlanmış olmakla beraber sonsuza dek süreceği vaat edilen bir ödülü kazanmaktansa, burnunun dibindeki küçük ve geçici zevklerle idare etmeyi seçen bir varlık. O geleceğin geleceğine ve avantajın haşmetine inanmış olsa bile.

Tersi de mümkün. Yani tümüyle ‘dünya zamanının’ kurallarına bağlı olarak ortaya çıkabilecek bir felaketin yaklaştığını bilsek bile, o anki düzenimizden, küçük, habis alışkanlıklarımızdan asla taviz vermiyoruz. Küresel ısınma bu kadar gerçek ve yakın iken, kaba bir tahminle saate bakıp rahatlayabiliyoruz: Gezegenimiz yok mu oluyor? Olsun. Dünya sular altında kaldığında ya da ıssız bir çöl haline geldiğinde ben çoktaaaan göçüp gitmiş olacağım.

İnsan, konforunun bozulmasını doğuracak koşulların ortaya çıktığı zaman diliminde ‘çoktan ölmüş olacağına’ sevinen yegane yaratık.

Ne gariptir ki aynı zamanda, kendisinden bir soy, bir nesil gelmesine de büyük anlam yükleyen bir varlık. Nesli devam etsin, oğulları olsun ister; ama o soyun, o neslin hayatını nasıl idame ettireceği noktasında tuhaf bir sorumsuzluk içindedir. El hak, yatırım yapar, çocuklar oturur diye gayrimenkul satın alır; ama evini ve barkını inşa ettiği toprağın, önünde sonunda bulunduğu gezegene ait bir parça olduğunu, önemli olanın daha iyi bir dünya bırakmak olduğunu idrak edemez. Yalan değil, bu düşünce anlık bir zeka ışıması olarak zihninde belirir bazen; ama 2 sn. sonra unutur ve kirletmeye devam eder; hatta sahip olduğu marketler zincirinin kurumsal kimliği zedelenmesin diye alışveriş torbalarının altını deler, ki, sızdırma yapacağı için insanlar çöp torbası olarak kullanamasın, ayrıca çöp torbası satın alsınlar. Naylon poşetin toprağa karışamıyor olması, olabildiğince az tüketilmesi gerektiği, bunu dünyaya borçlu olduğumuz gerçeği, galipler hiyerarşisinde bir değere tekabül etmez.

Böyle bir dünyada, bu dünyaya ‘borçlu’ olarak geldiği algısından giderek uzaklaşmış bir insanlığa Antarktika’dan ve kutup ayılarından bahsetmek ne büyük bir cesaret! Şu an hâlâ gösterimde olan ‘Beyaz Gezegen’ bu nedenle önemlidir. Bizleri okyanusta eriyip giden bir krallığa yas tutmaya çağırdığı için.

Hikâyemizin kahramanı bir anne, iki yavrulu bir kutup ayısı. Mekân; dünyamızın iklim dengesini koruyan ve gezegenin tatlı su ihtiyacını taşıyan Grönland buzulları. Yan karakterler: Yakın bir gelecekte sadece kitaplarda ve çizgi filmlerde görebileceğimiz bir canlılar ordusu; burunlarını bir futbol topu kadar şişirebilen balonlu foklar, mitolojiden fırlamış gibi duran boynuzlu balinalar, kambur balinalar, filozof görüntülü morslar, her yaz yumurtlamak için falezlere yerleşen ve eylül ile beraber yine göç eden alkler, misk öküzleri, ren geyikleri ve meleksi, ışıklı, büyüleyici deniz yaratıkları. Kötü haber şu ki, ana karakterimiz, anne kutup ayımız avlanması için gerekli olan buzulları kaybediyor. Bu ayılar için üzülmek çok enfantil kaçıyorsa şöyle diyelim: Ayının buzulları kaybetmesi ile insanın oturacağı veya çocuklarına bırakacağı evi yapabilecek bir toprak bulamaması arasında, hiç olmadığı kadar sıkı bir bağlantı var. Buna kelebek etkisi demek bile durumu fazlaca edebileştirir; buzulların erimesi taş gibi düşecek başımıza, çarpılacağız desek, her işin başı daha üz tüketmek ve daha az kirletmek desek, atıklarını bizim marullarımızı sulayan nehirlere bırakan sanayi kuruluşlarını engellemenin tek yolu var desek, o da kapitalizm ve onun belirlediği üretim ilişkilerini değiştirmekten geçer desek, ne olur dersiniz?

Hemen söyleyeyim: Gerici oluruz, dinozor oluruz, mürteci ya da solcu oluruz ve kuyruğumuza teneke bağlanır. Bağlansındır.

İnsan böyle bir varlıktır. Beyaz Gezegen’i izler, ayılar için üzülür; ama ‘ne yapmalı?’ sorusunun cevabı konforuna değdiği an…

Saate bakar… İşler çığırından çıktığında ben nasılsa ölmüş olacağım der; satın aldıklarının ve imtiyazlarının çocuklarına nisbeten ayrıcalıklı bir yaşam temin edeceğini düşünerek avunur.

Beyaz Gezegen, böylesi acıklı bir belgeseldir. Tavsiye olunur.n.bengisu@zaman.com.tr

h1

Türkçe Olimpiyatı’na muhteşem hüzün…

Haziran 3, 2007

MEHMET GÜNDEM

Mutlu zamanlarımda daha çok hatırlarım, unutulmuşları, unuttuklarım, ihmal ettiklerim.

Büyük başarıların arkasında duran meçhul kahramanları.

Gövdesiyle durmaktan utananları.

Adları, siluetleri, sesleri belirir bende.

Türkiye bir haftadır 100 ülkeden gelen gençlerin yarıştığı 5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nın oluşturduğu, karanlıkları dağıtan büyük sevinci yaşıyor.

Bir büyük çiçek buketi gibi insanlığa takdim edilen bu “muhteşem tablo” hayret ve hayranlıkla izleniyor.

2007′de bizim sesimiz, rengimiz, kültürümüz olan şarkı ve şiirleri İstanbul’da söyleyen dünya çocukları gururumuz olurken, ben şimdi -bugünden çok istikbale ait- bu anlamlı tabloyu izlerken on yedi yıl önce Anadolu’dan yola çıkan o genç erkekleri, genç kadınları hatırlamak istiyorum.

Mutluluk hüzündür benim için.

Hüzün içinde şükür vardır.

Yüz ülkeden 500 çocuk İstanbul’da Türkçeyle anlaşıyorlar. “Sevgi dili” diyorlar dilimize.

Çağları etkileyecek güçte tarihi bir başarıdır bu.

Yapıp edenlerin tevazuuyla saklanma çabalarına rağmen ayan beyan gözüküyor, çağını aşan bir mefkurenin ilmek ilmek dokunuşunu.

Ortada insanlık için inşa idilmiş Türk tarzı bir eğitim modeli var.

Görüyoruz ki, o model, hangi ülkeye, hangi sisteme, hangi coğrafyaya, hangi kıtaya, hangi kültüre gittiyse hepsinde aynı ilgiyle, aynı sevgiyle karşılanmış ve aynı başarıyı yakalamış.

Gençliğinin baharında binlerce insan, kimisi düğününden bir hafta sonra eşini alıp, kimisi de evin tek oğlu olduğu halde ana babasını ikna edip hayır dualarıyla yola çıkmışlar yıllar önce. Merkezinde “insan sevgisi” olan mefkureyle yurdundan yuvasından uçup giderken iki bavula sıkıştırmışlar hayatlarını.

Dünyayı bu denli hafife almadan uzun yola çıkmak, yolda takılıp kalmamak, yol almak, dünyaya sevgi aşılamaya çalışmak kimin haddine ki…

İyi ki gittiniz, ufkumuzu açtınız.

Işık oldunuz, çiçekler saçtınız dünyaya.

Şimdi açmış o çiçeklerle döndünüz güzel ülkenize.

On yedi yılda, büyük kalplerinizle rengi, dini, dili ne olursa olsun insanı en hakikisinden sevmeyi sevda haline getirdiniz, kalpleri fethettiniz.

Ey Türkiye;

Gidip, o gençleri, o öğretmenleri, sevgiyle atan o kalpleri sınıfta, koridorlarda, yönetici odasında ya da veli ziyaretinde görüp hayranlıkla takdir etmeye kalktığınızda, karşınızda mahcubiyetten ter döken, iltifatkar sözlerinizden kaçmak için yer arayan insanları göreceksiniz.

Onlar öyle bir sevdaya kapılmışlar ki, onu seciyelerinin gereği haline getirmişler.

Çoğu zaman bu takdirlere bir anlam veremiyorlar. Çünkü başka türlü bir hayatı hiç düşünmemişler, kendilerini bu, eğitim hizmetine, insanlığa gönülden adamışlar.

Tanıyorum onların binlercesini…

Onlardan birisi olamadığıma, elimde bavul arkalarından yiğitçe o yola kutlu yolculuğa çıkamadığıma hayıflansam da, bir tesellim var, onları tanımayı ve uzaktan da olsa sevmeyi kendi adıma bir bahtiyarlık biliyorum.

Her nimet her başa konmuyor.

On yedi yıldır dışarıda yaşayan, kıtalar dolaşmış, Rusya’da, Afrika’da, Moğolistan’da, Avustralya’da Türkçe öğreten öğretmenler tanırım.

Türkmenistan’da evlenmiş, üç ülkeyi geride bırakmış, üç çocuğu da üç ayrı ülkede doğmuş olanları da tanırım.

Sibirbay’nın soğuğundan Kenya’nın sıcağına gidenleri de bilirim.

Şükür ki bu ay sıtma olmadım diyenleri de bilirim…

Maaş hesabı yapmayanları da…

Adsız ve namsızların büyük gayretleriyle yeniden yeşeriyor dünya.

Şubat soğuğunu Moskova’da yaşmıştım 2002 yılında.

56. Nolu Uluslararası Moskova Türk lisesinde çalışan bir arkadaşımın daveti üzerine gitmiştim.

Kızıl meydan bulutların üstüne konmuş gibi bembeyazdı. Bizim İstanbul soğuklarını bir hayli aratıyordu, sertti, yakıcıydı, insanın içine burnunun ve kulaklarının yerinde durduğu konuşunda şüphe düşürüyordu.

İliklerime kadar üşüdüğüm tek andır o.

Aynı günün akşamında Türkiye’den giden genç öğretmenleri, eşlerini ve çocuklarını tanıyınca hayatımda üşümekten utandığım bir başka ilk ve tek anı daha yaşadım Moskova’da.

Moskova’nın soğuğunda üşümekten dem vurmayan, Afrika’nın yakıcı çöl sıcağında bir nebze olsun şikayet etmeyen, gittikleri yerleri vatanları bilen, ayağını bastığında “vasiyetimdir; ölürsem Anadolu’daki anamı, babamı ikna edin de beni buraya gömün” diyen kendini aşmış muhteşem gençleri düşündüğümde yeniden hatırlarım üşüdüğüm o anı ve bir kere daha utanır, derinden pişmanlık yaşarım.

Sırf Türkiye’den geldiği için o kişiyi evinde misafir etme yarışına giren, hiç değilse bir bardak çayını, bir fincan kahvesini ikram etmeyi nimet gören o fedakar öğretmenlerin fedakar eşlerini hatırlayınca utanmak bize düşer her zaman.

Ve hiç unutmam yedi yaşındaki Sinan’ın gözlerini.

O gece birkaç ev dolaştık, gönül aldık, gönül verdik ve vakit vedaya gelince Sinan babasının elinden tuttuğu halde “son darbe” dediğim o cümleyi sarf etti; “bizim eve gelmeyecek misiniz”.

Göz göze geldik, kanım donmuştu ama gidemedik Sinan’ın evine.

Sinan’ın siyah gözleri bir daha düşmedi gözlerimden.

Bir buruk hayattır bende kalan o geceden.

Bir güzellik varsa onu yaşayanlar olduğu gibi, o güzelliğin yaşanması için çok önceden ter döken, sancı çeken, emek veren gizli kahramanlar da vardır.

Öndekilerin sevincine ortak olurken, mahcubiyetle arkada duranların hüznüne ortak olmaya varım ben.

Onlar en sıcak ülkeden en soğuğuna kadar yeryüzünün her yerindeler.

Soğuktan üşüdüklerinde de, sıcaktan bunalacak hale geldiklerinde de aynı yere “içlerindeki büyük insanlık sevgisine” sığınırlar.

Yalnızlığın, kimsesizliğin, aşina bir sese hasretin içlerini kavurduğunda da öyle.

Çünkü sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olanlar için sevgi insanı yaşatan bir iksirdir.

Olimpiyatın bu büyük başarısı benim için büyük bir hüzündür.

Hüzün ki insana yakışır ve içinde binlerce şükür barındırır.

Biliyorum ki, başarı onları hüzünlendirir, mahcubiyetle kaçarlar oradan.

Sinan’ın siyah gözleri hala gözlerimdedir ve sürüp gider utancım…mgundem@yenisafak.com.tr