Archive for Mayıs 21st, 2007

h1

‘Işığı ilk defa gören’ 390 Afrikalı

Mayıs 21, 2007

KÜRŞAT BUMİN

Afrikalı çocuk

Söylemesi ayıp ama söyleyeceğim: İnsani Yardım Vakfı’nın düzenlediği bir kampanyaya 100 YTL ödeyerek katarakt nedeniyle bugüne kadar ışığı görmemiş bir Afrikalının gözünün açılmasına katkıda bulunmuş oldum.

Görüyorsunuz, inanılır gibi değil… 100 YTL ödüyorsunuz ve bu para bir Afrikalının ışığı görmesine yetiyor…

Ve düşünebiliyor musunuz; bu dünyada 100 YTL’lik bir ameliyata gücü yetmediği için dünyası kararmış çocuk, genç, yaşlı, yani her yaştan daha onbinlerce Afrikalı var…

Kampanyayı düzenleyen İHH’ye bizler gibi dünyanın 100 YTL bağışta bulunmakla düzeni değişmeyecek şanslı insanlarına bu büyük fırsatı yarattığı için ne kadar teşekkür etsek azdır.

Broşürüne ulaşıp ya da internet sitesine girince İHH’nin benimsediği büyük misyonu hemen o dakika anlıyorsunuz. Bugüne kadar nelere, kimlere el uzatmamış ki… Afganistan’daki yetimlere yardım, Çeçen mültecilere sağlık taraması, Niger’de drenaj kanalı, Bangladeş’e okul, Filistinli kadınlara kurslar, adak kurban etlerinin dağıtımı (…) gibi onlarca yardım.

Bakın “Misyonumuz” başlığı altında kendilerini nasıl tarif ediyorlar:

“İHH, kimsenin gidemediği mazlum ve mahrum coğrafyalara gitmek, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmak, adı-sanı unutulmuşlara bir selamın, bir umudun adı olmak için var.”

“İHH, tarihi misyon üstlenerek değişen dünyada değişmeyen değerlerin yaşatılmasını sağlamak için var.”

Bugüne kadar tanışmadıysanız durmayın acele edin… “Küreselleşme” çerçevesinde dünyayı turlamakta olan binlerce milyar doların hiç mi hiç uğramadığı bu “mazlum ve mahrum coğrafyalara” uzanabilmek mümkün… 100 YTL’lik bir bağışla bir gözü açmak, 50 YTL’lik bir bağışla bir köyü suya kavuşturmak, bir okul açmak, açlıktan bir deri bir kemiğe dönmüş insanları doyurabilmek mümkün…

İHH gibi kuruluşların benzerleri –tabii ki- başka ülkelerde de var. Bunlardan birisi ile yıllar önce İzmir’de karşılaşmak imkanını da bulmuştum. Bir arkadaşımın Fransız kayınvalidesi İzmir’e ziyarete geldiğinde bize “Ne yapabiliriz?” diye sormuştu. Şehirlerinde bir araya gelmiş ve dünyanın eli dar bölgelerinde bir projeyi gerçekleştirmek gibi bir misyon edinmişlerdi kendilerine. Biz de düşünüp taşınıp, o yıllarda destek vermeye çalıştığımız Yetiştirme Yurdu’nun güneş enerjisiyle sıcak suyunu karşılacak bir projeyi önermiştik. Proje kısa zamanda gerçekleşmişti de.

Biliyorsunuz; dünyada giderek güçlenen “benmerkezcilik” yanında “ahlak”ın rönesansını da birlikte getirdi. Dünyanın “mazlum ve mahrum coğrafyaları”nda yaşayanlar başta olmak üzere yoksul insanlara el uzatmaya yönelik kuruluşlar ve kampanyaların sayısı hızla arttı son yirmi-otuz yıldır.

Ne güzel… Demek ki “dünyada değişmeyen değerlerin” var olduğuna inananlar herşeye rağmen hâlâ mevcut… Bu değerlerin yaşatılmasını misyon edinenler henüz eksilmedi.

İsterseniz şimdi de bu “yeni ahlak”a ilişkin birkaç “teorik” laf edeyim:

Pek çok filozofun söylediği gibi bu “yeni ahlak”ın eskisinden önemli bir farkı var. Bu fark, bu yeni tarz eskisinden farklı olarak “yardım”ın “el uzatma”nın bu işe kalkışanlara “haz vermesini” onları “memnun etmesini” yasaklamıyor. Çünkü biliyorsunuz, “eski ahlak”, ister dini temel alsın ister ise “Kant ahlakı”nda olduğu gibi dini bir yana koysun, yardımseverin yaptıklarını bir “görev” olarak görüyordu. Yanibir bakıma, “el uzatanın” bu filinden dolayı özel olarak “haz almasını” ya da “memnun olmasını” yasaklıyordu.

Bana göre de artık bu “eski tarz” geride kalmıştır. Artık insanlar (bizde de –nihayet- başlayan bazı televizyon kampanyalarında olduğu gibi) yardım etmek istemekte ve bundan dolayı da memnun olmak, iç huzuru elde etmek istemektedirler.

Kötü bir gelişme değil bu. Yaptığı küçük bir yardımla katarakt nedeniyle görme yetisini kaybetmiş bir Afrikalının ışığa kavuşmasından özel bir memnuniyet duyan, bunu sadece “görev ahlakı” çerçevesinde gerçekleştirmeyen bir yardımsever olmak kötü bir seçim mi?

Bilmiyorum doğrusu; 100 YTL bağışım ile bir göz ışığa kavuşmuş ise, bu gelişme bana sorumluluğumu hatırlatması yanında beni çok mutlu da kılıyor…

Görüyorsunuz, teker teker de ne büyük işlerin altından kalkabiliriz. Hem de çok basit, az külfetli bir katkı ile. Hadi durmayın bence. İHH işte burada! Al eline kredi kartını ve geç ekranın karşısına… Cebinden çıkan 100 YTL ile ışığa kavuşuyorsun…

Son olarak da bir tespit: Ben “sivil toplum kuruluşu”nun İHH gibi olanını severim!kbumin@yenisafak.com.tr

h1

Sisteme virüs girdi!

Mayıs 21, 2007

GÖKHAN ÖZCAN

Uzun zamandır sağda solda yayınlanan reyting sıralamalarına ilgi göstermiyordum. Çünkü bu sıralamalara bakınca, toplumsal ilgi odaklarıyla aramın ne kadar soğuk olduğunu görüyor ve kendimi herhangi bir gazetenin ilan sayfasında yanlışlıkla yayınlanmış “Kiralık gazoz açacağı” ilanı gibi yapayalnız hissediyordum. İnsanın ilgilerinin, içinde yaşadığı toplumun ilgileriyle bir yerlerde buluşup iki çay içmesi, iki muhabbet etmesi gerekmez mi? Gerekirse eğer, o zaman benim ilgilerimin durumunu açıklamak epeyce zorlaşıyor. Ama ilgi bu, kafasına göre takılıyor, bahçe hortumu gibi o saksıdan alıp şu saksıya koyamıyorsun. Hem toplumun ilgilerinin doğru saksıda olduğu ne malûm? Berbat ötesi dizilerle, ipe sapa gelmez manken kavgalarıyla, olur olmaz konuda yarışa tutuşturulmuş sıradan altı gençlik yarışmalarıyla ömür tüketmek çok mu normal?

Neyse bu dengesiz zihin tahterevallisinde oyalanmayı sürdürüp, işi uzatmayayım. Reyting sıralamalarıyla ilgilenmeyen bir adam olmaktan ne oldu da çark ettim ve reyting ana başlıklı bir mevzûa ilgi gösterdim. Çok basit ve fakat bir o kadar beklenmedik bir haber okudum. Kızmasınlar, nerede okuduğumu söyleyeceğim, enternette, Medyatava’da okudum. Reyting listesinde o kadar beklenmedik bir durum ortaya çıkmıştı ki, bunu özel bir habere konu etmek icap etmişti. Yani 5N 1K ve birkaç tane daha ismi lazım olmayan harf, tekmili birden haber bölgesinde hazır vaziyette idiler. Neydi haber? TRT’nin üç kuşaktır izlenen gezi programı Gezelim Görelim “aradan sıyrılıp” reyting listesine girmişti. Benim fiziki heyecanım, ruhi heyecanımla kesinlikle aynı dinamizme sahip değildir, öyle olmasa bu haberi okuduğumda havalara sıçrardım. Onun yerine ruh parmağımla içimdeki lastik topu dürtükledim.

Aranızda bir kere olsun Gezelim Görelim programını izlemeyen, ömrünü Anadolu yollarında tüketmiş Nuray Yılmaz hanımefendinin has Anadolu insanıyla memleketin dört bir tarafında “Nenecim nasılsın?” diye başlayan çok şefkatli, çok sevgili, çok merhametli muhabbetlerine şahit olmamış kimse varsa, gidip kendini bir tül tablasında söndürsün! Çünkü bu bağışlanamaz bir suç. Ben herhalde ilkokul dönemimin az sonrasından beri özel olarak değil ama rastladıkça bu programı seyrederim. Her seyrettiğimde de ayakkabılarımı giyip salkım saçak Anadolu yollarına düşesim gelir. Nuray Hanım’a ikram edilen patatesli gözlemeler, içine tereyağı sürülmüş sıcacık bazlamalar, üstü yağ bağlamış buz gibi yayık ayranları boyunca yutkunadururum. O kadar samimi bir gidişatı vardır ki, kendinizi sıcak bir harman yerinin gölgeli yemek molasında hem iki lokma atıştırıp hem lafla dinleniyor, güzelleşiyor gibi hissedersiniz.

Minik minik taşların üstünden atlayıp giden minicik bir dere gibi akıp gider. Mütevazı, yalın, doğrudan…

Demek bu hayat tüketen televizyon terörünün ortasında, yılların dinginliğini taşıyan berrak Gezelim Görelim’e uzun yılların biriktirdiği takdiri vermem için burnumun ucuna böyle bir reyting listesinin uzatılması gerekiyormuş.

Ve daha güzeli, demek benim televizyon karşısındaki halinden neredeyse umudu kesmek üzere olduğum sevgili halkım, hâlâ azımsanmayacak bir ısrarla Gezelim Görelim seyrediyormuş. Vallahi oturduğum yerde kendimi en az bir yirmi otuz yıl önceye ışınlanmış hissettim. Ne güzel günlermiş onlar!

Gezelim Görelim Özcan Deniz’in yeni dizisini sollamış iyi mi? Vallahi bu hantal vaziyetimle iki metre havalanıp Fener’e röveşatayla gol atmış gibi hissettim kendimi! gozcan@yenisafak.com.tr