Archive for Mayıs 14th, 2007

h1

Her şeye rağmen

Mayıs 14, 2007

İKBAL GÜRPINAR

Ankara-İstanbul yolunda heyelan olmasın diye kayalıkların üzerine çekilen çelik telden fışkıran çiçekleri gördüm. Öylesine güzel görünüyorlardı ki.

O, toprağı neredeyse olmayan kayalıklara ekseniz bitmeyecek çiçekler, üstten telle engellenmelerine rağmen nasıl olur da orada büyüyebilmişlerdi? Gözbebeğimiz gibi baktığımız, gerekli tüm ihtimamı gösterdiğimiz halde solan, büyümeyen, çiçek açmayan bitkilerimizi düşündüm. Her şeyleri olduğu halde çiçeklerimizin açmaması, tüm engellemelere rağmen kayalıklardaki çiçeklerin tüm güzelliklerini sergilemesi nedendi? Hani, özel odaları, öğretmenleri, son model cep telefonları varken sınıfta kalan çocuklarımıza inat, gecekonduda yaşayan öğrencilerin takdirname alması, en iyi okulları kazanması gibi…

Sanırım bu, azim meselesi. Yeter ki isteyelim, içimizden gelsin, bir işi başarma isteği… İşte o zaman çelik teller bile bizi engelleyemez.

ŞEYTAN

İnsanlığın ilk var oldugu dönemde, adamın biri şeytanı yakalamaya karar vermiş. Ancak bunun için 40 yıl Tanrı’ya ibadet etmesi gerekiyormuş. Karısıyla, dostlarıyla ve bütün dünyayla ilişkisini kesmiş, kendisini ibadete adamış.

40 yıl sonra Tanrı, ibadetinin karşılığı olarak ona ağzı kapalı bir şişenin içinde şeytanı sunmuş. Artık özgürmüş adam. Dünyada neler olup bittiğini görmek, nelerin değiştiğini öğrenmek için sabırsızlanıyormuş. Şişeyi karısına teslim etmiş, ona iyi sahip olmasını söylemiş ve dışarıya çıkmış. Kadıncağız şeytanı çok merak ediyormuş. Ve merakına yenilip şişenin ağzını açıvermiş…

Açar açmaz da şeytan şişeden fırlayıp çıkmış ve gülmeye başlamış. Merakına engel olamadın ve kocanın 40 yıllık emeğini boşa çıkardın” diye alay etmiş kadınla. “Yok canım ” demiş kadın. “Sen hiç o şişenin içinde olmadın ki “Nasıl olur?” diye haykırmış şeytan. “Sen de gördün… Şişeden çıktım ben! “Hiç o şişenin içinde değildin, inanmıyorum buna. Nasıl o küçücük şişeye girebilirsin ki? Kafası atmış şeytanın. “Gireyim de gör!” demiş ve yeniden şişenin içine girivermiş.

İşte böyle… Adamın şeytanı hapsetmesi 40 yılını, kadının ise yalnızca 5 dakikasını almış. Şeytan da şöyle isyan etmiş Tanrı’ya “ALLAH’IM, MADEM KADINI YARATACAKTIN , O ZAMAN BENi NEDEN YARATTIN?
igurpinar@bugun.com.tr

h1

‘Hayatım roman’ diyen insanlar

Mayıs 14, 2007

ELİF ŞAFAK

Bazen tanıdığım ya da tanıştığım insanları roman karakteri gibi görüyorum. Öyle insanlar var ki muhteşem roman kahramanları olabilirler.

Üstelik onlar da farkındadır sanki bu durumun. Kendi hikâyelerini anlatmak isterler. Belli ki anlaşılmak isterler. Sadece anlaşılmak değil, bir de yazılmak isterler. İlgimi çekiyor bazı kadınların “Hayatım roman, dinleseniz de yazsanız keşke!” demeleri. İlgimi çekiyor gündelik hayatta son derece utangaç, kendi halinde olan insanların bile gizliden gizliye hayatlarını bir yazara anlatmak istemeleri. Kitaplaşmak istemeleri. Bir de kendi hikâyelerini kendileri yazmak isteyen nice insan tanıyorum. Ertelenen bir gelecekte, beklenen bir emeklilik evresinde oturup hayatlarını adım adım yazmayı isteyenler.

“Günün birinde bir tekne alıp her şeyi bırakacağım. Sonra ver elini deniz, ver elini huzur. Valla billa ahdım olsun altı ay karaya ayak basmaya niyetim yok, bir açılsam… O zaman yazacağım hayatımı.” diyor adam.

Mesleği bankacılık. Son derece işkolik. Ne edebiyatla işi var ne kitaplarla. Pek bir şey okuyamamaktan şikâyet ediyor sık sık. Ama işte günün birinde her şeyi bırakıp yazmak istiyor. Hem de mesleğiyle ilgisi alakası olmayan bir kitap yazmak arzusu. Kendi hayatını, kendini anlatmak arzusu ertelenen bir borç gibi birikmiş yüreğinde senebesene….

Gerçek ismi saklı kalsın, biz ona Tam-Gaz-Son-Hız Bey diyelim. Hani şu çalışmadan duramayan, oturduğu yerde rahat batan, evini ailesini seneler seneler boyu işleri için ihmal eden, bunun da farkında olan, acısını duyan, gene de koşturmaktan vazgeçemeyen iş ve hız ve adrenalin meraklıları vardır ya, onlardan biri bu lafların sahibi. Karısı bir kenardan dinliyor. Sessiz, mânidar bir tebessümle. Yüzünde “atma Recep din kardeşiyiz” diyen bir ifadeyle. Biliyorum ki çok seviyor eşini; ama çok da kızıyor ona, hep kızıyor. Onun da gerçek ismini saklayalım. Hâlâ-Âşık-Ama-Hep-Kırgın Bayan diyelim.

“Depolayacaksın yiyeceğini içeceğini, bir de okunacak kitapları yığacaksın tepeleme. Bunca koşuşturmadan kitap mitap okuyamaz oldum. Tekneye yığarım okumak istediğim tüm kitapları. Tamamdır, ne televizyon ne bilgisayar isterim. Blackberry’i bile kapatırım. Bir de sınır koyarım kendime. Yüz kitabı devirmeden karaya dönmek yok diye. Peş peşe yüz tane kitap!”

“Çok duyduk bu lafları.” diye araya giriyor Hâlâ-Âşık-Ama-Hep-Kırgın Bayan kocasının gözünün içine baka baka. Sonra bana dönüyor: “Sen söyle. Bu bir roman olsa, bizler de roman karakterleri olsak, sonunda şu tekne işi ne olurdu? Hayatını yazar mıydı bir tekneye kapanıp?”

Bu bir roman olsa, onlar da roman karakterleri, değişik şekillerde yazılabilirdi hikâyenin devamı. Tam-Gaz-Son-Hız Bey seneler sonra teknesine kavuşur; ama denize açılır açılmaz dipsiz bir yalnızlık ve ıssızlık içinde bulurdu mesela kendini. Dayanamazdı. Medeniyetten uzak olmaya değil, hatta bilgisayarından, telefonlarından, iş yemeklerinden bile uzaklaşmaya değil, kendi kendisiyle baş başa kalmaya dayanamazdı. Uğraşacak iş, koşturacak tempo kalmayınca kendi içindeki sesleri dinlemek zorunda kalır, kendi yüreği ve beyni ve geçmişiyle konuşmaya başlardı. Susuyorum. Bu bir roman olsa, onlar da roman karakterleri, birilerini incitmeden yazması zor olurdu bu hikâyeyi. e.safak@zaman.com.tr