Archive for Nisan, 2007

h1

Bahar gibi bahar

Nisan 23, 2007

Bahar çiçekleri

GÖKHAN ÖZCAN

Uzun zamandır böylesi olmuyordu, bahar bu kadar kendini göstermiyor, bizi sevindirmiyordu. Tabii felaket senaryolarının en dehşet verici versiyonlarının arka arkaya sıralandığı şu dönemde, bir iklim sürprizi ile karşı karşıyayız.

Sizleri bilmem ama ben bu sürpriz baharı büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılıyorum. Kapıdan çıkar çıkmaz aldığım o taze bahar kokusu, o tabiat heyecanı, o gözleri kör etmeyen tatlı ışık, çayırı çimeni saran yeşillenme telaşı, dallara düşen beyaz çiçekler, patlamaya hazır tomurcuklar, kuşların muhteşem sevinç gösterileri… Ne zamandır “Artık hiç bahar gelmiyor, kış bitiyor, yaz başlıyor” diye kendi aramızda konuşup duruyorduk değil mi? Aman bu sene de nasılsa öyle oluyordur deyip baharı ıskalamayın. Dışarıda gerçekten bahar var, bahar gibi bahar…

Doğrusu işler güçler nedeniyle kendimi henüz kırlara vuramadım. Pencereden bakarak, balkona çıkarak, işe gittiğim yolları hafiften uzatarak bahara dokunmaya çalışıyorum. Yani farkındayım, bu bahar bir yerlerden sızarak benim kıstırılmış hayatımı bile kaplayabilen bir bahar… Her şeyden çok sıkıldığım, çok yorulduğum bir zamanda beş dakika, on dakika başımı yastığına koyup dinlendiğim, tazelendiğim bir bahar… Sizler de yapın, lütfen yapın. Hemen şimdi, bulunduğunuz yerden çıkın, yapamıyorsanız bir pencere açın, bahara “Merhaba!” deyin. Sitemle nerelerde kaldığını sorun, gelmekle ne iyi ettiğini söyleyin, “Her zaman bekleriz” deyin. El sıkışın, kucaklaşın, baharı iki yanağından doyasıya öpün, koklayın.

Seneye yine gelir mi, etrafımızı kuşatır mı, yüreğimizi heyecana boğar mı, ruhumuzu canlandırır mı, bunların hiçbirinin garantisi yok artık. Bulduğumuz baharı bağrımıza basacağız çaresiz. Daha kaç bahar göreceğiz, bunu bile düşünsek yeri… Çünkü küremiz ısındı, mevsimlerin dengesi bozuldu. Yazlar kışlar uzadı, sonbahar azaldı, bahar neredeyse hiç kalmadı. Piyango gibi kırk yılda bir çıkıyor artık bahar… Öyle ki kazık kadar kimi çocuklar için bu bahar gerçekten ilk bahar!..

Şunu da düşünmek lazım, yazılan felaket senaryolarının elbette bilimsel temeli var, her şeyi o kadar tüketiyoruz ki bunları hak etmediğimizi de söyleyemeyiz. Ama unutmayalım, rahmet diye bir şey var, Allah isterse dünyanın bütün senaryoları durur, duruyor. Bu bahar, biraz da böylesine bahşedilmiş bir bahar…

Birazdan yazıya noktayı koyacağım. Sanal hayata düğümlenmiş gözlerimi çözeceğim, binlerce tonluk bir ağırlıkla aşağıya doğru çekilmekte olan bedenimi toparlayıp masanın başından uzaklaştıracağım. Ayakkabılarımı giyip kendimi baharın kucağına atacağım. Üç beş kare fotoğraf çekeceğim, bu baharın hatırası olarak… Sonra toprağa dokunacağım, çimlere dokunacağım, bahar dallarına dokunacağım. Ağaçları şenlendiren serçelere selam duracağım. Sonra direksiyonu bahara bırakacağım. Beni nereye götürürse oraya gideceğim. İtirazlarımla hiç canını sıkmayacağım. Gönlünü hoş edeceğim. Yine gelsin diye, yine gelip beni bulsun diye, rutini bozsun, güzelliğiyle hayatımı aksatsın diye… Bütün kapıların öyle ya da böyle aslında hayata açıldığını anlatsın diye…

Bu bahar gerçekten de bahar gibi bir bahar…

Ruhuma ne yaptı hele bir bakın!
gozcan@yenisafak.com.tr

h1

Renkler

Nisan 6, 2007

ELİF ŞAFAK

Griler, kahverengiler, siyahlar ve illa ki laciverd… İlkokul önlüklerimiz, lise üniformalarımız, binalarımız, kalabalıklarımız, hatta genç kızlarımız… Hep aynı renkler, hep aynı tonlar…

Eşarplarımız, pardesülerimiz, çantalarımız, politikacılarımız, devlet dairelerimiz, hallerimiz, hatta tebessümlerimiz… Hep aynı, hep aynı… Genç kızların kahverengi ya da gri giyindiği, ilkokul binalarının camlarının griyle boyanarak kapatıldığı bir memleket renklerle, renkleriyle barışık değil demektir.

Milletçe sözleşmiş gibi hep aynı renklere bürünürüz. İdeolojik olarak çok farklı yerlerde duran insanlar bile iş renklere gelince pek bir benzeşirler tercihlerinde. Sosyal demokrat bir öğretmen ya da muhafazakar bir bürokrat, solcu bir öğrenci veya İslamcı bir şair… nihilistleri de idealistleri de pragmatistleri de aynı tonlarda… hep aynı renkler hep aynı tonlar… Kimisi “ağır” kimisi “ciddi”, kimisi “mütevazı” kimisi “ahlaklı” görünebilmek için… Sanki çıkarsak bu kültürel renk skalasından “hafifleşmek”ten korkuyoruz. Bilhassa kadınlar… Kamusal alanda var olabilmek için kadınlıklarını, bedenlerini, cinsiyetlerini perdeleyebilmek için hep koyu hep mat renklere bürünen kadınlar… Çoğu zaman düşünmeden, alışkanlık icabı, öylesine işlemiş içimize hangi renkleri giymenin daha doğru hangilerini giymenin yakışıksız kaçacağı… Somut yasaklar değil, soyut öğretiler ve kültür renklerimizi sansürleyen.

Türkiye’de kalabalık bir caddede yürümek ağırlıklı olarak kahverengi ve laciverd bir deryada yürümek demektir. Mevsimlerden bahar, aylardan nisan olsa bile. Şehirlerimizde renkli tek yer var: çocuk parkları. Onlar da sıkışmışlar apartman aralarına; daracık, ufacık körpecik kalıvermişler. Büyümek demek renklere küsmek demekmiş gibi, çıkartıvermişiz hayatımızdan kırmızıları, sarıları, turuncuları.

Hindistan’a, Japonya’ya, Fas’a, Meksika’ya, Güney Afrika’ya gidip, oradaki renklere âşık olarak dönen çok insan tanıyorum. Bu yabancı ülke seyahatlerinde çektikleri fotoğraflarda hep bir renk açlığının, renk sarhoşluğunun izleri var. Çingene pembesi bir kapı, turkuazlara bürünmüş bir yaşlı kadın ya da mor-yaldızlı süslerle bezenmiş merdivenler bulunca dayanamayıp hemen kare kare fotoğrafını çekmemizin bir sebebi de renklere bu kadar hasret olmamız değil mi? Türkiye’den grup grup “renk turları” düzenlenmeli dünyanın başka memleketlerine. Belki o zaman daha iyi anlayabiliriz, kendisine canlı capcanlı renkleri yasaklamayan kültürler de var bu dünyada.

Renkleri azaltmak ya da sansürlemek, yaşam zevkini, yaşamı zevkli kılan yanları da azaltmak, sansürlemek demek. Tektipleşmek, aynılaşmak, farklılıklardan korkar olmak, yaratıcılıktan korkar olmak, bireysellikten korkar olmak demek. Ne zaman, nasıl yitirdik renkleri böylesine? Osmanlı’dan kalma minyatürlere bakıyorum, müthiş bir renk cümbüşü. Turuncular, sarılar, pembeler, eflatunlar… Görüntüdeki çeşitlilik kelimelere de yansımış, Osmanlıca onlarca, tonlarca kelime bulabilirsiniz ara tonları tanımlamak için. Nilfam, zerdfam, zeytuni ya da şarabi… Zaman içinde çoğu unutulmuş, dilden ayıklanmış kelimeler… Renklerle beraber kelimeler de gitmiş. Geriye kalan kahverengiler, griler, laciverdler…

Canlı renkleri, hele hele pembeyi sevmeyen bir toplum bizimki. Kızlarına Pembe ismini koyan nadir memleketlerden biri olsa da..e.safak@zaman.com.trleaf2.jpg

h1

Kurnaz papağan

Nisan 6, 2007

YILMAZ ÖZDİL

“Bulunmaz Hint kumaşıyım” diye ortalıkta dolananların sayısı arttı… E bir Hint masalı anlatmanın zamanı gelmiş demek ki…

Memleketin birinde…
Bir papağan yaşarmış.
Sahibi, büyücü.
Büyücü ne derse…
Papağan da aynen tasdiklermiş.
Taklalar atar, şirinlikler yaparmış.
Tam yalaka yani.
Ama bir derdi varmış…
Kediler.
Çok korkuyormuş kedilerden.
Yerler merler diye.
Büyücü seviyor ya… “Bir iyilik yapayım şuna” demiş, kediye çevirmiş papağanı… Mahallede rahatça gezsin, dolaşsın diye.
Bir gün, iki gün…
Bizim kedi papağan, gene tir tir titriyor.
Bu sefer niye?
Köpekler.
Dobermanları kangalları bırak…
Finolardan bile ödü patlıyor.
Büyücü, bakmış olacak gibi değil…
Direkt aslana çevirmiş, kedi papağanı.
Daha ne…
Cüsseyse cüsse, yeleyse yele.
Kükre kükreyebildiğin kadar.
Ama gel gör ki…
Bizim imitasyon aslan, değil ormanda salına salına gezmeyi, sokağa bile çıkamıyor…
Çünkü avcılar var!
“Beni de avcı yap” diye yalvarmaya başlamış… İşte o gün anlamış büyücü…
Her kalıba girebiliyor ama, bu yürekle insan olabilmesi mümkün değil.
Üstelik, fark etmiş ki… O kuş beyniyle adım adım şekil değiştirerek, ne kedi ne aslan, aslında avcı olmak istiyor bizim papağan.
Tüfeği kaptığı gün…
İlk kurşunu, genetik sırlarını bilen büyücüye sıkacak… Kendisini fareye çevirmesin diye.

Kıssadan hisse.
Sen sen ol… Müthiş rol kabiliyetiyle insan taklidi yaparak, kuş olduğunu bile inkâr edebiliyorsa bir kuş… Gözyaşlarına sakın kanma.
SABAH-06.04.2007

h1

Sözün tükendiği yer

Nisan 6, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Bir noktadan sonra sözün tükendiği sınırlar başlıyor. Orada, bir bakıma eylem de tükenmiş oluyor.

Çünkü söylenenin de, yapılanın da boşa gittiği bir alanın ortasıdır orası.

Orası, sözün yetersiz kaldığı yerdir.

Gene de insan çaresizlikten bir şeyler yapmaya kalkışabilir. Eğer karşınızda sizi anlayan birini bulabilirseniz ne âlâ, değilse oradaki çırpınışlarınız da anlamsızın dibini boylayabilir.

Dosto’nun Karamazof Kardeşler’inde bir emekli yüzbaşı tipi vardır. Yüzbaşılıktan emekliye ayrılmış, geçiminde zorlanan, fukara, aynı zamanda onuruna düşkün biri… Karamazof kardeşlerden Dimitri, ona yardımda bulunmak ister. Bir biçimde ona para vermeyi dener. Emekli yüzbaşının bu paraya ölümüne ihtiyacı vardır. Parayı ilkin kabul eder. Fakat sonra birden her nasılsa fikrini değiştirir. Bağırıp çağırmaya başlar. Ve parayı yere atıp üstünde tepinir, “paranız başınıza çalınsın” diye küfürler savurur. Oniki yaşlarındaki oğlu da babasının hareketlerini biraz korkarak, biraz hayranlıkla izler. Dimitri, durumu, kardeşi Alyoşa’ya bildirdiğinde, o, şu yorumu getirir: Yüzbaşıya şimdi o parayı yeniden ver. Bu kez kabul edecektir. Çünkü o, parayı içtenlikle reddettiğini, dahası parayı ayakları altına alıp çiğneyerek ona hakarette bulunduğunu göstermiştir. Onurunu kurtarmıştır. Artık kabul etmemesi için sebep kalmamıştır. Gerçekten de ikinci defa münasip bir yolla teklif edilen parayı kabul eder.

Buradaki yüzbaşı, kendisine ilk kez para sunulduğunda, tam da sözün tükendiği bir sınırın içine gömülmüş bulunuyordu. Onun, söyleyeceği hiçbir söz, insanların üzerinde, kendisine teklif edilen parayı ayaklarının altına alıp çiğnemesinden daha sarsıcı bir etki bırakamazdı.

Siyaset alanı, şimdi söylediğimiz anlamda sözün tükendiği, fakat eylemin başladığı bir alanı işaret eder. Denecek ki, sözün tükenip eylemin başladığı yer savaş alanına delalet etmez mi? Burada, hangi bağlamda konuştuğumuz üzerine dikkatinizi bir kez daha yöneltmenizi isterim. Siyasetin kendisi, kendiliği, doğrudan eylem alanının ortasıdır. Siyasetçi eylemini (onun eylemi hizmet + inşaî işlerdir) yapar, bırakır. Artık orada konuşacak olan eylemin kendisidir. Bu yüzden siyasetçinin dediğine değil, fakat yaptığına, herkesinkinden daha çok itibar edilir. Şayet siyasî eylem yetersiz kalıyorsa, başka herhangi bir diplomatik teşebbüse yer kalmamışsa veya yer bırakılmamışsa, orada kaba güç devreye girer. Yani savaş… Savaş, farklı bir dilin, güç kullanımının konuşturulduğu alanın adıdır.

Siyasetçi kararlarıyla, kararlarının isabetiyle (veya isabetsizliği ile) konuşur, konuşturulur. Onun, fazladan kelime üretmesine, lafızlara başvurmasına fazlaca gerek yoktur. Böyle olduğu içindir ki, o, konuşmasında tasarruflu davranmaya özen göstermek zorundadır. Çünkü onun lüzumsuz olarak sarf ettiği her kelime, onu istemediği bir alana çekmeye hazır bekler. Eylem yerine kullanılan her kelime siyasetçi indinde bir başka eylemi temsil eder. Onu zorda bırakan da, zorluktan kurtaran da tasarruf ettiği lafızdır.

Eylemini ikmal etmiş bir siyasetçiye, şayet konuşmaya devam ediyorsa, daha önce aklın nerdeydi, diye sorarlar.

Eylemini yürütmekte olan siyasetçi ise yapıp etmeleri ile sorgulanır. Kuru gürültüye pabuç bırakıp bırakmadığı da onun eylemi cümlesindendir: o, ondan da sorgulanır.rozdenoren@yenisafak.com.tr 01.04.2007

h1

Hız bir safsatadır!

Nisan 6, 2007

GÖKHAN ÖZCAN

Oldum bittim bir şeyleri hızlı ya da acele şekilde yapmaktan hazzetmem. Hızlı yaptığım ve maalesef kendi normallerime çekemediğim tek şey yemek yemek (Bu Türkçe gerçekten eğlenceli bir dil!)… Bunun dışında başka örnek yok, her şeyin hızının arttırılmaya çalışıldığı bu zamanda ben kesinlikle harika bir yavaşlık içindeyim. Öyle ki, futbol oynasam, herhalde ağır gösterim edevatı işsiz kalırdı. Top kendisine vurmam için durup beni beklemek zorunda kalırdı. Asla ofsayta düşmezdim, çünkü hiçbir durumda kale çizgisine herkesten daha yakın olmazdım. Muhtemel ki sadece ikinci devreleri oynardım, çünkü ben sahaya çıkıncaya kadar ilk devreler geçerdi. Hakem olsaydım, yetişip de çalabildiğim tek düdük bitiş düdüğü olurdu. Futbol yorumcusu olsaydım, herkes o günün maçını yorumlarken ben bir gün önceki maçın yorumunu henüz bitirememiş olurdum. Basketçi olsaydım, ilk üçlüğümü attıktan sonra jübilemi yapmam gerekirdi. Beni bir de atletizmin 100 metresinde düşünün; herhalde araya maratoncu karışmış zannederlerdi. Güreşçi olsam, rakibim benim hamlemi beklerken uyuyakalırdı herhalde. Ya oto yarışları… Ben olsa olsa yük kamyonlarıyla ya da belediye otobüsleriyle aşık atardım!

Abarttım yine değil mi?

Hiç kimsenin bu kadar “ağır çekim” yaşamayacağını düşünenler varsa onlara benimle tanışmalarını öneririm. Tabii buluşmayı başarabilirsek!..

Bu lafları neden ediyorum? Çünkü insanoğlu yine bir lüzumsuzluk yapıp bir şeyleri hızlandırma konusunda yeni bir atak yaptı. Fransızlar!.. İki Fransız’ı konuşurken görseniz, onlardan herhangi bir şeyi hızlı yapmalarını beklemezsiniz! Ama oluyor, bir şeyleri en hızlı onlar yapıyor. Neyi? Trenleri!.. En hızlı trenleri… En son numaraları inanılmaz: Saatte 574.8 kilometre hızla giden bir tren…

Benim “ağır” sorum şu: Bunu neden yapıyorlar? Nereye yetişiyorlar? Çapı belli bir yerkürenin içindeyiz, bir yerden bir yere çok daha hızlı gitmekle ne yapmış oluyoruz?

Hem bakın bu kadar çok aksiyon dünyayı aşırı ısıtıyor. Çünkü bütün hareketlerin özünde sürtünme var. Gazete okumuyor musunuz, arılar bile arazi olmaya başladı. Çok yakında ağzınıza bir parmak bal çalınmasını bile çok bekleyeceksiniz!

Trenler ortalıkta manyaklar gibi vızır vızır dolaşınca ne olacak? Dengesi olan son şeylerin de dengesi bozulacak!

Mesela?!

Dünyanın başını en hızlı sağdan sola-soldan sağa çeviren öküzü bile böyle bir trene bakmayı asla başaramayacak!

Tek meşgalesi trenlere çakıl taşı atmak olan taşralı çocuklar habire ıskalamaktan aşağılık kompleksi bağlayacak!

Şairlerin içinden tren geçen şiirleri aşırı hız münasebetiyle fotoğraflarda hep flu çıkacak!

Peruk takan mahcup vatandaşlarımız asla trenle seyahat etmek istemeyecek!

Atı alan Üsküdar’ı geçene kadar hızlı trene binen dünyanın etrafında iki tur yapacak!

Yegâne marifetleri trenin üstünde yumruklaşmak olan aksiyon kişileri tünel girişlerindeki duvarlara hatıra pulu gibi yapışakalacak!

Japon turistler, en cafcaflı fotoğraf makineleriyle bile bir daha asla “trenin önünde gülümseyen bir sürü neşeli kişi” hatırası çektiremeyecekler!gozcan@yenisafak.com.tr 05.04.2007

h1

İlk delikanlı: Adem [as]

Nisan 5, 2007

SENAİ DEMİRCİ

“Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost, güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin?” ***

Adem ki, ilk delikanlıdır: varlığın derin uykusunun ortasına konulmuş ilk uyanıklık aynasıdır. Melekûtiyetin süt liman gölünde halkalanmalar doğurmak üzere fırlatılmış ilk taştır. Teslimiyetin duru göğüne kıpırtılar taşıyan, fırtınalar taşıran ilk ayartı fiskesidir. Hatanın ve günahın kuyusuna ilk sarkıtılan kurban yahut kahramandır. İsyanın ateşine değen ilk ten Adem’indir. Sükûnetin göğsüne sokuluveren ilk kanlı ihtiras Adem’in yüreğinde alevlenmiştir. Unutuş uykusuna düşen ilk düş Adem’in gözlerinden kaçmıştır. Tehlikenin koynuna atılan ilk masumiyet Adem’in gönlünden sürgündür.

Adem, kötülüğü isteyen, yanlışa meyleden, hataya heveslenen nefsin ete kemiğe bürünmüş ilk hâlidir. Kaygan bir zeminde dik durmanın, yokluğun kıyısında düşmeden var olmanın ruhtan heykelidir. Hataya meyilsiz, yanlışa gönülsüz meleklerden daha riskli bir yerdedir. Risk almıştır. Kazanmıştır. Kazanamayabilirdi de… Kaybedebilmeyi göze alarak kazanmanın ilk örneğidir. Kaybetmekten korktuğu için kazanmayı da baştan kaybeden, düşerim diye umut kanatlarını hiç açamayan ürkeklerin, pısırıkların, üşengeçlerin, tembellerin durduğu yerde değildir Adem [as].

***

“Ey yükseklerden büyük seslerle düşen su, bu yalçın kayalara bir şelâle borçlu olduğunu biliyor musun?”

***

Masumluğun sükûnetini tel tel yırtıp atan ayartının şiddetini ilk göğüsleyendir Adem. Teslimiyetin dikişlerini dişleyerek koparan söz dinlemez aldanışlara ilk dolanandır. Kalbini yeryüzü depremlerinin sarsıcılığında öndersiz, rehbersiz, örneksiz olarak, duru, diri ve doğru kılabilmiş bir kalenderdir. Habersiz ve amansız geliveren hüzün yangınlarında yanıp da bize serin güller gibi teselliler devşirebilmiş ilk yürekli adamdır. Hiçliğin kuytularına sarkaçlanan sözünü, umutsuzluğun karasına yuvarlanabilir yakarışlarını, ezilmiş bir gül gibi yerden kaldırıp rahmetin dudağına yeniden ve ebediyen yanaştırabilmiş yorgun ama mütebessim bir delikanlıdır.

***

“Ah, düşüşsüz insan! Benden övgü bekleme. Düşüşün tadını almayan insan! Senin yücelerin, serinliğinden ve arılığından ne haberin vardır?”

***

Hata edebilirliğin buzdan zemininde ayağı ilk sürçen, günahsızlığını utanışın avucunda kanatarak kurban eden ilk delikanlıdır. Övülmenin bencillikler büyüten tadını ilk tadan odur. Bencilliğini ve benliğini övgünün ayartmasından tövbesiyle çekip alabilen mahçup edalı bir delikanlıdır. Başarıların ve zaferlerin insanı kalbinden sürgün eden amansız rüzgârına direnebilmiş olgun bir delikanlıdır. Hatasını nefsinin hevesine mazeret edinmeyecek kadar diridir. Hatada ısrar etmemenin billûr avizesi olarak asılı durur uykularımızın üzerinde. Hata ve günahı, rahmet ve şefkatten uzak düşmeye bahane etmeyecek kadar da umutludur. Mahcubiyeti avucunda yakıcı kor gibi düşürmeden tutabilmenin kan kırmızı lekesi olarak yapışıktır hüzünlerimizin yakasına.

***

“[Ey] ruh gecesinin yedi katlı karanlığına batmamış yürek! Sana ışıklar ve aydınlıklar ne der?”

***

Sınanmamış aşkların naylon olabileceğini fısıldar bize Adem. Uzaklığın ve ayrılığın girdabında, dünyanın tuzaklarında yeniden inşa eder aşkı. Havva’sını hevasına satmamanın inceliğini yeniden çizer cennetten yediği sürgünle. Sarp yollara uğramamış sevgilerin düz ovadaki performansından şüphe duymayı öğretir bize. Küstürmüş, küstürülmüş bir kalple, utançlı bir yüzle, aşağıların aşağısına düşebilecek “adam”lığımızı yücelerin yücesine acıyla ve sancıyla yeniden çıkarabilmiş, çilekeş ve yiğit bir delikanlıdır. Hasretle örselenmemiş vuslatların tat vermeyeceğini hatırlatır, ayrılık rüzgârı yememiş kavuşmaların sığ kalacağını belletir bize. Mecnun’un bile sınanmadığı delilikleri yırtarak varır sevdiğinin yüzüne. Ferhat’ın sabrını da delip geçecek dağlar dolusu uzaklıkları eritir de öyle varır Şirin’ine.

***

Çamurdan yoğrulmuş “adem”in, çamura bulanmış umutlarını “insan”ın kalbine yorularak yeniden taşıyandır delikanlı Adem [as]. Sınanmış olarak seçilmiş olmanın kristal zaferidir.

(*) Tırnak içi ifadeler, üstad Sezai Karakoç’un peygamberleri anlattığı Yitik Cennet’inden emanettir.s.demirci@zaman.com.tr

h1

Sudan bir yazı

Nisan 4, 2007

HÜSEYİN AKIN

Oldum olası şu “küresel ısınma” ifadesine ısınamadım. Nedense bana fazlasıyla determine geliyor. Kıyamet senaryolarından ve tufan haberlerinden nerdeyse ‘peygamber’ demeyenlerimiz bile yeter ki sığınacak gemimiz olsun diye önüne gelene Nuh Nebi muamelesi yapıyor.

Mevsimlerin sırasını beklemeden birbirinin yerini alması –özellikle kış mevsiminin sanki bir gün daha güçlü bir şekilde karşımıza çıkacakmış gibi kayıplara karışması- kaygıları artırıyor. Aynı sebeplerin her zaman aynı sonuçları doğurmayacağına itikat eden biri olarak, ‘her şeyin sahibi’nin taşları istediği an yerine oturtacağına en ufak bir şüphem yok.

Benim sonucun sebepten bağımsız olabileceğine dair beklentimi başkaları “sürpriz”le ifadelendirse de Allah’ın göğü üstümüze çatı yapması, kuşları havada tutması ve uzun bekleyişlerin ardından yağmuru yağdırması hiçbir zaman sürpriz değildir.

Bu bakımdan, günlerdir yağmurun yağmamasından yola çıkarak yetkililerin üzerlerine düşeni yapmadığından dem vurup (sahi yetkililer yağmur yağması karşısında nasıl etkili olabilirler(?)) “İstanbul’un su sorunu Allah’a kaldı” diyenler kinayeli konuşsalar da farkında olmadan hayatlarının en doğru cümlesini kurmuş oluyorlar.

“Su”, adını andığımızda içimize serinlik katan bir hayat kaynağı… Eskilerin Anasır-ı Erbaa dedikleri, hayatın dört asli unsurundan birincisi hava, ikincisi sudur.

Suyun hemen ardından toprak ve ateş gelir.

Başta Kur’an olmak üzere bütün kutsal kitaplar “su” ile insanın yaratılış maddesi arasında ilgi kurarlar.

Vakıa odur ki, ilk hayat sularda başlamıştır ve vücudumuzun % 70’i sudur. Sadece insanın yaşaması için asli bir kaynak değil, aynı zamanda arınmanın ve temizlenmenin de vazgeçilmez unsurudur su.

Kendini varlığında başka türlü yokluğunda daha başka türlü özletir. Vücudumuz onu hararetle isterken onun yerine geçmek için sırada bekleyen şeylerin hiç mi hiç kıymeti olmaz.

Su kendini bize özletirken diğer tadımlık şeyleri bir anda gözden düşürür, tahtlarını sallar. Ne yazık ve ne gariptir ki, gerek keyif ve gerekse ihtiyaç olarak hayatımıza kattıkları itibariyle başka hiçbir içecekle mukayese edilmeyecek bir özelliğe sahip olan suyu tadını çıkarmadan sadece havayı solur gibi alıyoruz.

Çay içmeye gider gibi su içmeye gideniniz var mı? Havayı teneffüs ederken, onu ciğerlerimize çekerken sanki o yokmuş gibi davranıyoruz. Oysa nefes alıp vermekten daha büyük bir şölen mi olurmuş?

Şeyh Sadi’nin dediği gibi: ‘İnsan her soluk alış verişte Yaratıcısına iki şükür borçludur: Biri nefes alırken, diğeri de nefes verirken!’

Hava insana Rabbi tarafından üflenen nefha gibidir içimizde dolaşır. Su da bir o kadar azizdir; insana maya olan toprağı kıvama getirir. Hem kıvama hem kıyama. Toprağın kıyamı, Allah’ın her bitkiden çifter çifter bitirmesidir.

Türk milleti toprağa bağlı olduğu kadar suya da bağlı bir millettir. Nitekim ilk yazılı kaynak olan Göktürk kitabelerinde: “Türk milleti! Yerinden, suyundan ayrılmazsan iyilik göreceksin” denilmektedir.

Osmanlı da dünyaya verdiği insanlık dersi kadar oluşturduğu su medeniyetiyle de iz bırakmıştır. Çeşmeler, sebiller, şadırvanlar ve hamamlar Osmanlı’nın dünyaya bıraktığı derin su izlerine en somut örnektir.

Fuzuli’nin “Su Kasidesi”nden, Yunus’un ‘sular gibi çağlayan’ deli gönlünden taşanlar hep aynı medeniyetin katreleridir.

Avrupa’nın asırlar boyu sudan sebeplerle yıkanmadığı ve tuvalet kültüründen uzak yaşadığını yerli kaynaklardan değil, batılıların kendi yazdıkları eserlerden öğreniyoruz. İvan İllich’in “H2O” adlı eseri bu konuda çekinmeden suya sabuna dokunan en önemli eserler arasındadır.

Ülkemize tatil için gelen Kuveyt Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Salam Al-Albani Türkiye’nin su kaynaklarını yeterince değerlendirmediğine değinerek şöyle diyor: “Türkler susuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlar.” (Yeni Asya, 31 Ağustos 2006)

Gerçekten de çok uzun sayılmayacak bir dönem hariç, tarihte memleketimiz susuzluk yaşamamıştır. (Daha geniş bilgi için bknz: “İstanbul’da Suyun Tarihi- Haydar Kazgan-Sami Önal)

İnsan bazı şeyleri çoğu defa o şeyin varlığından ziyade yokluğunda bulur. Varken hatırlamadığımız su, görünmez bir mecraya doğru akarken bizi bulmak için aramaya sevk eder. Hepimiz bir anda bu çağıltının misyonerleri oluveririz. Suyun başını tutanlar sesimizi duyup bir kenara sinsin ya da açılsın diye bir duanın izini takip ederek kaynağa yürürüz.
Su verdiğimiz kök diken olsa da maksadımız yeni sabahlara açacak bir gülü temenni temektir.huseyinakin@yahoo.com-Milli Gazete

h1

Otuz; yokuş aşağı

Nisan 3, 2007

ÖZLEM ALBAYRAK

‘Aldığımız her bir yaş, hedeflerimizin gerçekleşmediğinin kanıtıdır’ diyordu fi tarihinde okunmuş, önemsiz bir metinden, önemli olarak kalmış bir görüş. Kabul, insana ‘herşeyin düşünüldüğü gibi olmadığı’nı farkettirebilen tek bilge zamandır, kederi de buradan gelir.

Ama 30 yaş neden kırılma noktasıdır bu olmamışlıkların?

Çünkü gençlikle yaşlılık arasındaki mesafe denge noktasına varmıştır. Ve dünya metaforunu, paralı birinin sırf zevk, tatmin için deneyimlediği kolayca vazgeçilebilecek bir iş olarak görmekten, “ihtiyacı olduğu için” sonsuz bir önem atfedip, kaybetmekten deliler gibi korktuğu bir ekmek kapısına dönüştüren mihenk taşı-yaşıdır. Gelecek, mesleki başarı kaygısı, yaşlanma endişesi insanı bir sancıya yakalanır gibi, “Nimetlerini bana ihsan eden yeryüzüne borcum ne?, Burada kapladığım hacmin sebebi ne?”, “Kimdim, kim oldum?” gibi koordinat sorularıyla tanıştırır.

Oysa, insanın kendi kararlarıyla rotasını belirleyebileceği, ‘kurabileceği’ bir şey değil ‘gelecek’. Kendini, başarılacaklardan ibaret bir proje olarak tasarımlayan, başından geçecek serüvenleri bir romanda aktarılan kahramanı ilmek ilmek, kare kare, satır satır dokur gibi, hata kabul etmeyecek derecede yetkin özelliklerle kurgulayan insana, ‘taht yapılır ama baht yapılmaz’ sözünün karşılığıdır. Üstünlük zannı deyin, akla fazla kıymet atfetmek deyin, yürünecek yolu kelebek etkisine kapalı steril bir test alanı zannetmek deyin, ne sebep gösterirseniz gösterin ama insan, her şeye rağmen kurar. Oysa bu kurgu en az bir edebiyat eserinde ya da sinema sahnesinde özdeşim kurduğunuz, atmosfer değiştiği anda yokolacak kahramanlar kadar izafidir ve “kusursuz” olan, tüm kusurlu yanlarına, marazi hallerine, sahibi tarafından hoşnut kalınmamasına rağmen bizzat hayatın kendisidir.

Zaman, ‘Önce o okulu kazanmasaydım, sonraki sınavda otuz puanım düşmeyecek dolayısıyla şimdi Boğaziçi-ODTÜ mezunu, ABD masterlı ‘şanslı’lardan biri olabilecektim’ ihtimaliyle hayıflandırıp sonra da sarkastik devinimleriyle size gülen bir üst düzenek. Ve otuz, bu alayı, ‘planlar üstü plan’ı gözünüzün önünde ilk kez bir şimşek çakarcasına idrak. Herkesin gelecek planı var ama, metropollerde otuz yaşın depresyona dönüşmesinin sebebi, şehir insanının hayatını kayıp-kazanç haneli bir rapor olarak görmeye hayati bir ciddiyet atfetmesi herhalde.

Oysa, akılalmaz uyumunu, şaşmaz devinimini yeryüzü kendini bildi bileli sürdüren evrenin ne kadar minik bir parçasını oluşturduğumuzu düşünmek, insanın milyonlarca yıldır süren yekpare akışta nokta bile olamayacak ‘iddia’sını, bir tür ‘kalkışma’, ‘cüret etme’ olarak görmeme sebep oluyor.

İnsan bu düzenekte, uzay-zaman girdabının ortasına doğru dalga dalga, tur tur ilerleyen fotonlar kadar bile ‘işlevsel’ değil oysa. Akletmeyi ve sabretmeyi zor kılan bir sürat bu, ‘ölüm’ün çekim gücüyle dış halkadan içeriye doğru döne döne aktıkça, aka aka yolu yarıladıkça ‘eyvah geç kaldım’ hissinin gelip insanın içine yapışması, ikinci yarının daha hızlı geçeceğinin, bir hissedişle kavranmasına dayanıyor. Yaşamın kara deliği. O kara deliğin son turunu attıktan sonra içine düşülecek şey boşluk olmayacak asla. Sadece formu başka türlü olan bir ‘hayat’. Daha durgun, daha kavi, daha ağırbaşlı. Bu anaforun içinde döne döne ’son durak’a varan insanın, tutkuyla bağlanan yanlarının, ihtirasla elde edip kendine ait kıldıklarının, devamlılıklarının, azimlerinin, motivasyonlarının, atılımlarının, değerli bilip beyhude bir çabayla tutunmaya çalıştığı şeylerin berraklaşıp, billurlaşıp, eline kalacağı yer. İyiyse ne ala…

Otuz, bu yüzden hüzünlü ve bu nedenle kıymetli. Derinlemesine ya da yüzeysel yaşadığınız, hiç bitmeyeceğini sanacağınız kadar esneye esneye, dinlene dinlene üzerinizden geçen yıllardan geriye, sadece ‘an’ların kaldığını duyumsattığı için. İnsanı, yaşın yani zamanın, anılar ve bellekle kaim olduğunu anlayacak ‘olgunluk’a eriştirdiği için. Küçük hatıra sandıklarının, zaman ve uzay denkleminin esnek ve kaotik bir parçası olduğunu fark ettirdiği için. Çekim gücünden hiçbir canlının kaçamadığı o ölüm ‘anafor’unun ağır işleyen hızını dank ettirip, insanı aceleye sevkettiği için.

Bu başı sonu bilinmeyen düzenekte, insanın aslında ne ‘küçük’, ne ‘işlevsiz’, dolayısıyla ne ‘önemsiz’ bir yer işgal ettiğini bildirdiği için. En küçüğünden en büyüğüne her bir maddenin bir amaç ve görev icra ettiği bu alemde, emrine verilmiş onca imkanla, insan olmanın en geniş olanaklarıyla ‘amaçsız’ olmanın mümkünsüzlüğünü anlattığı için. Bu amacı bilmenin, o anaforda ‘bilerek’ yol almanın, son bavulu toplarken endişeye gark olmamayı sağlayacak tedbir anlamına geleceğini gösterdiği için. Bize ait olmayan, en fazla emanetçisi olabileceğimiz şeylerden birinin de zaman olduğunu hatırlatan ilk ‘farkındalık’ sinyali olduğu için… albayrakozlem@yahoo.com