h1

Bir çiçeğe bin bakış borçluyum!

Mayıs 6, 2008

SENAİ DEMİRCİHer bahar yaşıyorum bu acemiliği. Her bahar ayağım dolanıyor, başım dönüyor, bakışım çatallanıyor, ellerim terliyor. Acemiyim bu bahar yine. Ustaca karşılayamıyorum baharı. Tecrübemi konuşturamıyorum bi’türlü. Oysa, ustalaşmış olmalıydım. Acemi bir bahar karşılayıcısı olmak için mazeretim kalmamış olmalı.
Kırkbeşinci baharım bu. Kırkbeşinci olmasına kırkbeşinci ama adı üzerinde bu bahar ilkbahar. Hep “ilk” var başında “bahar”ın. “İlk” defa görüyorum bembeyaz coşkuyla köpüklenen denizler gibi hayata koşan ağaçları. İlk defa fark ediyorum terütaze sevinçlerle varlığa uç veren lâleleri, papatyaları, menekşeleri. Pencere önüme kadar taşmış bir bahar karşılıyor beni. Kaçsam da yol kenarlarında yakalıyor beni gelincikler. Kızım bir kırçiçeği koparıp uzatıyor elime. Sadece çiçeklerin isimlerini saymaya boş vaktim oluyor. Lâle, sümbül, frezya.. Sarısı var! Eflatunu var! Kızılı da! Ah bir de kokuları! Mor salkımlar ise selam vermeden geçiyorum diye rayihalarıyla uzanıyorlar burnumun dibine kadar. Bu arada erguvanları da kaçırmamalı. Bir fıskiyeden fırlar gibi ağacın her yanına sarılan, budakları beklemeden, hiç nazlanmadan patlayıp duran o efsûnlu renkleri. Güllerin başında ise bir ömür beklemeli sanki. Yaprak yaprak güzellik dermeli. Bir de ıhlamurlar kokmaya başlarsa, ne ederim ben? İşim başımdan aşkın benim. Hangi çiçeğe, hangi ağaca, hangi kokuya, hangi renge tutunup da kalayım? Hangi güzelliğin yüzüne asılıp da durayım?

Etrafımda her an yeni renkte yeni kokularda sürüp giden bir şehrâyin var. O kadar çok ki seyredilecek, üzerinde durup tefekkür edilecek yaratılış! Hakkını veremediğime yanıyorum baharın. Hep alacaklı kalıyor benden bahar. Onca güzelliğe bakış borçlanıyorum her defasında. Yanından bir göz ucu bakışıyla geçiyorum sadece. Tek bir lâleyi bile bir bahar boyu seyretmeye değer diyor dostlar. “Kırkbeşinci baharının ihtisasını lâleler üzerinde yap! Ama o kırmızısının tonunu ne bayrağa, ne bordoya ne pembeye benzettiğin renkteki o lâleye ayır vaktini. Altı yaprakla açıp da, sonra yapraklarını bir bir döküşündeki hüznü de seyret. Bir ömür yeter sana bu sevinç, bu hüzün.”

“İyi de papatyaların gönlü kalmaz mı?” diyorum içimden. “Ya kasımpatılara nasıl yetişeyim?” “Menekşeleri ıskalamaya gönlüm hiç razı değil!” Bu kırkbeşinci baharı, hiç kimsenin uğramadığı bir kırda, hiç kimsenin özenerek dikmediği, hiç kimsenin de bile isteye seyretmeye tenezzül etmediği bildiğim en güzel kırmızıyı, en ince yüzde ağırlayan o gelinciklerle sarmaş dolaş geçirmeye de razıyım. Ancak belki o zaman, bu baharın hakkını verdim diye kocaman bir “Oh!” çekerim. “Galiba,” demişti Ali ağabey uzun bahar yolculuğumuzda “çiçeklerin kelebeği de gelincikler!” Kelebekler var bir de… Onlar ki sanki çiçeklerin suskun güzelliğine, kırların yalnız tazeliğine bir karşılık vermek üzere uçuyorlar, uçuyorlar. Kıpkızıl gelincikler, incecik yapraklarıyla nasıl yeşile sarıya boyalı kırların tazeliği üzerinde bir mühür gibi dikkat çekiyorsa, kelebekler de öyle! Nazenin hareketleriyle bak(amay)ışımızı dürtüp göz göz gezdiriyorlar o güzellerin yüzlerinde. Yoksa, bu baharı kelebeklere mi ayırsam?

Peki ya kuş sesleri? Kime nasıl açıklarım ben, kırkbeşinci baharında bile kuş seslerini birbirinden ayırt edemediğimi? Utanmam mı bu sağırlıkla? Kuşlar ki, çiçeklerin suskun güzelliğini sesten bayraklar gibi taşıyorlar, gönlün kapısı kulaklara taşırıyorlar? Kuş sesleri ki, bir gülün son yaprağını saran sesten bir yaprak daha örüyorlar! Dinlemeye vaktim yok! Telaşla geçiyorum aralarından! Seherlerde yarı uykulu, öğlelerde başka şeylere kulak kesilmiş halde, o bahar bestelerini kırkbeşinci defa daha kaçırıyorum, ıskalıyorum, yok sayıyorum.

Olmadı işte bak! Yine olmadı! Olmayacak! Bunca güzelliğe bir değil bin bakış borçlanarak gidiyorum. Bunca inceliğe minnet duymadan koştukça koşuyorum. Nereye gidiyorum?

Galiba, ilk defa! İlk defa bu kadar susayarak ve acıkarak bakışsız bıraktığım bunca güzelliğin hak ettiği ince bakışları, derin tefekkürleri fark ediyorum. Benim ıskaladığım yerlerde, benim bakmadığım yüzlerde, benim özenmediğim güzellerde, bin bakışlar, bin yakarışlar, bin minnet duyuşlar, bin hayret edişler, bin alkışlar, bin takdir edişler, bin hayran oluşlar olmalı. Bu baharı benim bir ömür seyretmek istediğim gibi seyreden birileri olmalı. Benim bıraktığım bakış boşluklarını dolduran, benim suskunluğa terk ettiğim seslere çağıltılı bir dinlemeyle karşılık veren, anlamsızca baktığım güzellerin hakkını fazla fazla verenler olmalı. Boş bakışlara kalmamalı bunca diriliş!

Şimdi o boşlukları dolduruyorum: Ve ben meleklere inanıyorum. İnandığıma da seviniyorum. İnandığım kadar çok bahar bestesi duyuyorum. İnandığım kadar çok bakış çiçeği deriyorum. Melekçe bakışlara bakan bahara daha başka bakıyorum. Dal uçlarına melekçe hayranlıklar diziyorum. Gül yüzlerde her an meleksî zikirler duyuyorum. Kuş cıvıltılarına melekçe çağıldayışlar ekliyorum. Her çiçeğin her haline her rengine her rayiha inceliğine en az bir melek tayin ediyorum. Bunca güzelliğin bunca bakışı hak ettiğini biliyorum. Meleklere yeni/den inanıyorum. Erik dallarında çiçeklerin ak köpükler gibi coşkusuna katılarak inanıyorum. s.demirci@zaman.com.tr

h1

Çekimser

Ağustos 23, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Çekimser acayip bir tiptir. Sorumluluk üstlenmeye cesareti olmayan, sorumluluk üstlenmeyi beceremeyen, sorumluluktan kaçan.. bir tuhaf tip..

Kendine göre gerekçeleri her zaman elinin altındadır. “Ben bu konuda oyumu kullanmak istemiyorum, çünkü….” diye başlayan cümlesi asla inandırıcı görünmez. Çünkü o gerekçenin zıddı kâmili de aynı oranda geçerlidir.

Çekimser, oy kullanmaktan kaçınır, fakat oylama sonucu nasıl tecelli ederse etsin, o sonuçtan istifade etmenin yolunu arar. Ve bulur. Bu demektir ki, külfetinden kaçındığı bir hasılanın nimetine konmak ister.

Çekimser ihtiyatlı davranıyormuş gibi bir duruş sergilemek ister. Fakat sergilediği duruş gerçekte kaçaklıktır. O, tilki kurnazlığı, çakal ürkekliği ile avını koklar, avın etrafında gezinir, avının üstüne sıçramak ister, fakat uygun zamanı ele geçirmeyi erteler durur. Kuşkuludur. Avının üstüne atladığında kendine bir zarar gelip gelmeyeceğini denetimi, gözetimi altında bulundurmak ister.

Tilkinin kurnazlığı diyorum ya, tilki masum bir hayvandır. Tilki, tavuk kümesine giresiye kadar ihtiyatı elinden bırakmaz. Kümese girdiği anda kümesteki bütün tavukları boğar. Bu, aslında onun ürkekliğinden ileri gelir. Her tavuğun kanat çırpışını kendine tehlike olarak görür ve saldırır.

Çakal da ihtiyatlıdır. Genelde başka avcı hayvanların, aslanın, kaplanın artığı ile geçinir. Büyük avcının avını yiyip çekilmesini gözler. Aşırı aç kalmadıkça leşe fazla yanaşmak istemez. Yanaştığı anda büyük avcının hırlaması, kükremesi onun oradan uzaklaşmasına yeter.

Çekimserde, işte hem tilkinin ortalığı talan eden aç gözlülüğü, hem çakalın korkak ihtiyatlılığı el ele gider.

Ancak gene de çekimseri tilkiye ve çakala benzeterek bu hayvancıklara haksızlık etmememiz gerekiyor. Çünkü o hayvanlar yaradılışlarının gereğini yerine getiriyor. Onlar, yapacakları edim hususunda tereddüt göstermezler, yapacakları her ne ise onu yaparlar ve onun hakkını yerine getirirler. Bu davranış biçimi o hayvancıkların hayat memat meselesidir.

Çekimser ise karşımıza daima bir “insan” olarak çıkar. İnsan demek sorumluluk demektir: sorumluluk üstlenmek demektir.

Oysa çekimser dediğimiz tip tam da sorumluluktan kaçan biridir.

Herif, sorumluluk gerektiren bir makamın en tepesini işgal etmiş olabilir. O tepenin, tepedeki o makamın gerektirdiği sorumluluğu kullanmasını sonuçlayacak durumlarla karşı karşıya geldiği anda, o sorumluluğunu kullanmaktan kaçınır. Ama ancak iş işten geçtikten sonra konuşur. Konuşması şöyle bir şeydir: “Müdahale etmek istemedim. Müdahale etseydim, durum…” biçiminde ipe sapa gelmez mazeretler dermeyan eder.

Çoğu kez konuşmaz, fakat konuşmaması sorumluluk duygusundan ileri gelmez; konuşursa sorumluluk altına gireceğinden kaygılanır.

Çekimser biriyle yola çıkılmaz. Çekimser yol arkadaşını yolda bırakır. O, daima, istisnasız, kaçınmasız.. kendi çıkarını her şeyin önüne koyar. Onun çıkarı kendi zatının bile önünde yürür.

Hasbelkader sorumluluk gerektiren bir yere çıkmışsa, sümük gibi yapışıp kalır oraya.

Her almaşık karşısında vereceği bir cevap bulundurur dağarcığında. Ama cevaptan başka verecek bir şeyi yoktur. Pis bir tiptir…rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

Olay yerinden kaçış….

Ağustos 20, 2007

SENAİ DEMİRCİ

İnsan çok şeyi unutur. Şemsiyesini unutur mesela… Yağmur biter, şemsiye de bir köşeye atılır. İnsan, ayakkabısını kapıda unutur sözgelimi; aralarındaki bağ kapıya kadardır, kapıdan içeride ayakkabısız da olabilir insan.

Cüzdanını bile unuttuğu olur insanın; eni konu paradır eksilen, parasıyla arasında kan bağı yoktur, çalışırsa yenisi bir daha gelir, gelirse de harcar, seve seve eksiltir. Kimliğini de kaybedebilir insan; hiç önemli değil, “hüviyetimi kaybettim, hükümsüzdür” diye ilan verir, yaşamaya devam eder. Kimliksizlik kendisini de “hükümsüz” eylemez .

Peki ya, kalbini kaybedebilir mi insan? Bir şemsiye gibi bir kenara fırlatıp yeni yağmurlara kadar hatırlayamadığı olur mu kalbini? Eşikte bıraktığı ayakkabı gibi kalbiyle de bağlarını kolayca çözer mi? Parası gibi midir insanın kalbi? Hemencecik harcanabilir mi? Kalbini kaybeden bir adam, çalışarak yeniden kazanabilir mi kalbini? Sahibince bulunamadığı için herkese “hükümsüzdür” diye duyurulmuş kalpler var mıdır kaldırımlarda?

Hadi itiraf edelim; unuttuğumuz bir kalbimiz var… Göğsümüzde, kendi halinde çırpınıp duran bir kalp.. Uzattığı elini havada bırakmışız gibi utandırılmış.. Yüzünü bize döndüğünde tanımazlıktan geldiğimiz bir yabancı olmuş. Unuttuğumuz, hükümsüz bir kalp. Kapı dışarı ettiğimiz bir kalp… Köşeye fırlatıp attığımız bir kalp..

Alkollü bir sürücünün kaldırımda yürürken öldürdüğü ikiz kardeşinin ardından acıyla konuşuyor Yeliz: “Bunları hep televizyonda seyrederdik; şimdi bizim başımıza geldi.” Demek ki, televizyonda seyircisi olduğumuz cinayetler, kazalar, kayıplar o kadar yakmıyor canımızı. Oysa, “televizyonda seyredilebilir” olan her şey, “başımıza gelebilir” olma özelliği de taşıyor. “Bir başkası”nın başına geleni “bir başkası” olarak seyrettiğimiz her defasında, kendimizin de “bir başkası”nın gözünde “bir başkası” olduğumuzu unutuyoruz. Bir gün “bir başkası” olma sırası bize de gelecektir. Yeliz’i şaşırtan da bu. Seyrettiğimizi değdirmiyoruz kalbimize.. Yahut değdirmek istediğimizde kalbimizi yerinde bulamıyoruz. O anda “hükümsüz” oluyor…

Çok değil, birkaç hafta sonra “Filiz Koç” diye yazıversem, kimse hatırlamayacak… Evine birkaç yüz metre kala, hiç hesapta yokken sarhoş bir sürücünün arabasının burnunda parça parça dağılan Filiz’in ardı sıra bıraktığı boşluğa birkaç dakikacık olsun değdiremedik kalbimizi. Haberler diyor ki: “Alkollü sürücü iki kadını ezip kaçtı…” Kalbimize değdirmeyelim diye yazılmış sanki: “iki kadın sadece; üç değil, dört değil, dört yüz hiç değil!” “Ucuz atlatılmış” edasında kurulmuş cümle.. Ama İsminaz Koç için “bir kadın” değil yitirilen: “Kazadan on dakika önce beni aradı, ‘Anneciğim ne yapıyorsun?’ dedi. Ben de ‘Aç mısın kızım? Senin sevdiğin yemeği yaptım’ dedim. ‘Anneciğim hemen geliyorum’ dedi ve telefonu kapadı… Yavrum her gün geldiği yoldan işinden evine geliyordu. Ben ne yapacağım onsuz?”

On dakika sonra, annesiyle sofraya oturacak bir evlat olunca ezilen, kalbimizi hatırlıyoruz yeniden… “Ben ne yapacağım onsuz?” diyeceğimiz biri eksilmeyince yanımızdan yöremizden, haberler, gazete sayfasında taş gibi sessiz nefessiz duruyor; TV ekranından bize taşmıyor, yuvamıza bulaşmıyor, kalbimize dolaşmıyor.

Haber devam ediyor: “Sürücü Oktay G., kaldırımda yürüyen Filiz Koç’a (24), ardından yaklaşık 150 metre ilerideki Ayten Akdoğan’a (34) çarptı. Filiz Koç ile Ayten Akdoğan olay yerinde can verirken, sürücü Oktay G. aracıyla olay yerinden kaçtı.” Hiç şüphesiz “Ayten Akdoğan” adı da unutulmayı hak ediyor. O da bir “kadın”… Ama Merve ile Melike için “bir kadın” değil Ayten Akdoğan; bir “anne”. Anne “ömür boyu”dur; bir anlık haber gibi gelip geçmez gözümüzden, gönlümüzden.. Hangi birimiz, hiç olmazsa birkaç saatliğine, olmadı bir kaç dakikalığına, 13 ve 14 yaşlarındaki iki çocuğun kalbini göğsüne koyup hiç hak etmedikleri “annesizliğe” dokunmaya yanaşır? Annesizlik ki, okul dönüşü evin kapısı her açıldığında karşına çıkan kocaman bir boşluk, anlamsız bir sessizliktir. Annesizlik ki, sesini hatırladığında, yüzünü hayallediğinde, sözlerini tekrarladığında, fotoğrafına baktığında, çocuk kalbinde hiç dinmez hüzündür, hiç susmaz ağlayıştır. Annesizlik ki, başka çocukların annelerini her gördüğünde yeniden alevlenen bir hüsrandır, yeniden başlayan bir hasrettir.

Nerede kalbim? Nerede kalbin? Nerede kalbimiz?

Bu tür haberlerin bir şablonu var ve ne yazık ki bundan sonra da tekrarlanacak ve işe yarayacak gibi: “Falanca falanca olay yerinde can verirken, sürücü feşmekanca aracıyla olay yerinden kaçtı.”

Sadece sürücü feşmekanca mı? Hepimiz kalbimizi de alıp olay yerinden kaçtık.

h1

Avuntu

Ağustos 2, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Mağlubun eline avunacağı bir tutamak bırakmamak fazla mı zalimce olur? Geleceğine ilişkin bir umuda emek vermek istemesi onun ruh dengesine şifa yerine geçmez mi dersiniz?

En çelimsiz bir yarışçı bile gelecek sefere daha iyi olacağına ilişkin bir umudu bileyler kalbinin derinliklerinde.

Koşmaya meraklı bir arkadaşımız vardı okul sıralarında. Hafta sonları kendisi gibi meraklı arkadaşlarıyla yarışırlardı. Pazartesi günü arkadaşımızla karşılaştığımızda sorardık: “Ali, nasıl geçti yarış?”

“Çok iyi” derdi Ali.

“Kaçıncı geldin?”

Ali övünerek avuç içleriyle göğsünü sıvazlar:

“Üçüncü…” derdi.

“Ali, yarışmaya kaç kişi katıldı?”

Ali’nin gülümseyen gözlerinde sevinç parıltıları okunurdu:

“Üç kişiydik” diye cevaplandırırdı sorumuzu.

“Gelecek sefere birinci gelirsin inşallah Ali” derdik.

“İnşallah” derdi o da.

Ve ertesi hafta gene sorardık Ali’ye:

“Ali kaçıncısın?”

“Bu hafta birinci geldim” derdi Ali. Hiç eksilmeyen mutluluğu yanaklarında yapışık dururdu.

“Bu hafta kaç kişi katıldı yarışmaya?”

“Bir tek ben…” derdi Ali.

Bütün arkadaşlar Ali’nin birinciliğini kutlardık. O da tebriklerimizi tevazu ile kabul ederdi.

Yahya Kemal’in Atik Valde’den İnen Sokak şiirinde, biraz yüceltilmiş tonda bir avuntuya sığınılır. Bir Ramazan akşamı o sokaktan geçmekte olan şair, benizlerin solgunluğundan, hareketlerin yavaşlamışlığından herkesin oruçlu olduğu fikrine kapılır, kendisinin oruçlu olmadığını düşünerek hüzünlenir. Şair işte bu hüzünden bir avuntu payı çıkartır: “İyi ki, halimden hüzünlenebiliyorum, ya bir de hüzünlenmeyecek kadar vurdumduymaz olaydım!” düşüncesine dalar. Durumu hazindir elbet.

Türklerle Avrupalılar arasında spor yarışmaları sonunda sporculara yapılan muamele bakımından calibi dikkat bir farklılık yaşanır. Bizde, ilgi, daima yenilene dönük olur. Mağlup sırtı sıvazlanarak teselli edilir. “Galip olur bu yolda mağlup” sözü, tam da burada söylenir. Batı dünyasındaysa ilgi galibe yöneltilir. Onun eli havaya kaldırılır. Yerde yatan mağluba ulaşabilse bir tekme de seyirciden gelir. Bizdeki davranışın asaleti ile Batı dünyasının yozluğu arasındaki hamiyet farkına dikkat etmek gerekiyor.

Ne ki, burada şu incelik göz ardı edilmemeli. Avuntu, seyirciden yarışmacıya uzatılıyor. Yoksa yarışmacının kendi yenilgisinde avuntu araması aptalca olur.

Hayır, bizim Ali, birinci veya üçüncü geldiği yarışmadan kendine bir avuntu payı çıkartmıyordu. O, içtenlikle birinci veya ikinci geldiğini düşünüyordu.

Oysa Yahya Kemal’in terennüm ettiği avuntudaki bungunluk insana iç karartıcı bir hüzün veriyor.

Ancak kendisine avuntu sunulmak istenen mağlup bir yandan mağlubiyetinin sebebini seyircide arayıp vebali onun boynuna yüklemeye çalışırken, bir yandan da iki kolunu birden havayı kaldırıp kendini galip ilân etmeye çaba gösterirse, bir kısım seyirci de onun bu yüzsüzlüğüne alkış tutmaya yeltenirse, burada bir sakatlık ortaya çıkar. Buna avuntu arayışı değil, şirretlik denir ya da küstahlık veya kaltabanlık…rozdenoren@yenisafak.com.tr

h1

Kanuni ve Sinan İstanbul’u susuzluktan nasıl kurtarmıştı?

Ağustos 2, 2007


MUSTAFA ARMAĞAN

28/07/ 2007

Kemerburgaz'daki su kemeri
Kemerburgaz Su Kemeri

Bir seher vakti dolaşmak diledi Sultan’ın gönlü. Kâğıthane’ye gidip safa eyleyelim, deyü ferman buyurdu. Burada ıssız kırları gezerken yolu yemyeşil bir vadiye düştü. Yerler çimenle kaplıdır ama garip; bir vadi olmasına rağmen ortada akarsu namına bir iz görünmemektedir. Garip iş, diye söylenir Sultan, halbuki suyun yatağı var amma kendisi sırra kadem basmıştır. Aklına hemen bir yerlerde gizlenen ve varlığını kaybettiren “âb-ı hayat” gelir.

O sultanın adı Süleyman olur da âb-ı hayatın ardına düşmez mi? Biraz araştırır; çalı çırpının altını karıştırır ve yer altına saklanmak isteyen bu suyun gövdesinin bir kısmına orada rastlar. Tıpkı sevgilisine kavuşmuş bir âşık gibi bakar ona. Mimar Sinan’ın kendi deyişiyle, “saadetlü pâdişâh-ı âlem-penâhın bu âb-ı musaffâya hibâb-âsâ nazarı” düşer.

Hemen emirler yağdırır etrafına. ‘Bu ‘kaçkın’ suyu İstanbul’a isterim” der ve ekler: “Dünyanın susamışlarını suya kandırmak, kana kana su içmelerini temin etmek işi tez elden yapılsın.” Sonra yeni bir hayrın kapısını çaldığının vicdanî huzuru içinde atını sarayına doğru sürer. Gereken yapılacaktır nasıl olsa.

Sarayına dönmekte olan Sultan Süleyman bu defa devlet adamlarını toplar etrafına. Neyi emir buyurur bilir misiniz? İstanbul’un vaktiyle nasıl gelişip serpildiğini incelemelerini. Tabii bir şehrin gelişip serpilebilmesi için su çok önemliydi. İstanbul Kostantiniyye iken acaba bu şehre ferahlık veren sular nereden getirilmişti?

O bir parçasını çalılıklar içerisinde bulduğu temiz su, Kanuni’ye hangi büyük projeleri ilham etmişti, görün.

Roma ve Bizans dönemlerinden Fatih devrine kadarki ‘su tarihi’ didik didik analiz edilir orada. Fetihten evvel bazı kemerler yapılmıştır gerçi ama bunlar akar su olmayıp bugünkü Yerebatan Sarnıcı gibi kapalı ve açık su havuzlarında toplanan durgun su şeklindedir. Ardından da dedesi Fatih Sultan Mehmed’in Belgrat Ormanlarından getirttiği Kırkçeşme sularıyla şehir taze akar suya kavuşmuştur. Lakin zamanla su yolları tahrip olmuş, kısacası şebekedeki su kaçakları şehrin susuz kalmasına yol açmıştır.

Bunlar anlatılır Kanuni’ye. Padişah da işin kolay olmadığını anlamıştır. Bu şehir zoru sevmektedir. Ama kendisi de zora talip olmuştur hep. Etrafındakilerin de böyle olmasını istemek en tabii hakkıdır. “Her sanatın üstadı ve her dağın bir Ferhad’ı vardır. Bu işi Mimar’la görüşmek lazımdır. Bana teorik laflar etmeyin. İş isterim, laf değil.” Bunları der. Anlamışsınızdır ama söyleyeyim: Kanuni’nin “Mimar” dediği, Sinan’dan başkası değildir.

Emri alan Sinan, bu çetin görevin altına girmeyi şeref bilir. Değil mi ki, insanlara faydalı olacak bir hayra memur edilmiştir, değil mi ki, yeryüzü sultanlarının en namlısı kendisine bu vazifeyi layık görmüştür, öyleyse gece gündüz çalışmalı, içinden çıkamadığı yerlerde Allah’ın yardımına sığınmalıdır.

Sinan ilk olarak yanına ölçüm aletlerini alarak vadinin yolunu tutar. En yüksek ve en alçak noktalarını teker teker tespit eder. Eskiden buralarda mevcut olan Roma dönemi su yollarının izlerini kovalar. Ancak rakamlar alta alta dizilince yüklendiği işin azameti ortaya çıkar. Acaba bu çapta bir projeyi alnının akıyla başarabilecek midir? İşte orada ellerini açıp Rabbine yalvarır:

“Ey rızıklandırıcı, kudretli ve yüce Allahım, bu perişan, yüreksiz ve işbilmez karıncanın ne değeri ola ki, devrin Süleyman’ının hizmetinde sözüne itibar edilsin. Ancak senin inayetin sayesinde elimizden tutulsun.”
Bu büyük hizmete layık değilim ama, yardım eyle…

Bu toprağın altında hayat var!

Kollarını sıvayan Sinan, ilk olarak bir hafiye gibi kaybolan suyun peşine düşer. Yolları bozulan su, ovaya doğru akıp kaybolmuştur. Yayılan suyu ta kaynağından alıp dağ tarafından bir hendek kazarak yolunu değiştirmesi ve yapacağı kemerlere çekmesi gerekiyordu. Bunun için suyun debisini ölçmesi, ne miktarda bir suyu getireceğini hesaplaması gerekirdi. Derelerin debilerini ölçüp projenin fizibilite raporunu, kapsamını, ön çalışmasını, yaklaşık maliyetini çıkaran Sinan, Padişaha, “Bu toprağın altında hayat var. Proje hemen tamamlanmalı” tavsiyesinde bulunur.

Kanuni raporu okur, sorular yöneltir kendisine; aklı başında cevaplar aldıkça etkilenir, coşar. “Bu suların gelmesi” der, “hangi yoldan mümkün ola?” Sormak istediği elbette suyun takip edeceği güzergâh değildir. Projenin realize edilmesinin yolunu yöntemini sormaktadır.

Sinan der ki: “Bunun iki yolu vardır.
1) Sayısı belli olmayan kullarınızı çalıştırarak,
2) Ücretli işçi çalıştırarak.

Birincisi ucuza gelir, ikinci için neredeyse bir hazine gerektir. Amma ikincisinde birincisinden daha ustalıklı iş çıkar. Seçim Padişahımız Efendimize aittir.”
Kanuni kendisine yaraşanı yapar ve ikincisini seçer. “Birincisi ‘el hayrı’dır. Biz kendi hayrımızı başkasının sırtına yükleyerek sevap kazanamayız. Kendi malımızdan ücret vererek işçi tutalım. Bir de aman dikkat, bu proje sırasında kimsenin zerre kadar hatırı incinmiş olmasın.”

Hassasiyet budur, dostlar.

Sinan’ın arzusu da ikincisi seçenektir zaten. Kendisine “güçsüz karınca” diyen Sinan sevinerek çıkar huzur-ı şahaneden. Bu arada eski Mısır Paşası, müteahhit (bina emini) olarak atanmıştır inşaata.

* * * *

Artık işe başlama törenindeyiz. Şerefli bir vakit seçilir, latif bir saat. Su yollarının kazım ve onarım işlemine başlanır. Onlar kazadursun halk arasında efsaneler kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştır bile. Bu bir hayaldir çoğunluğun kanaatine göre. İmkânsızdır kimi için. ‘Göreceksin bak, bu işin altında kalacak Mimar’ diyenler eksik olmaz padişahın çevresinden. Bina emini de, vezir vüzera takımı da iyiden iyiye kuşkulanırlar. Yüze göze bulaştırılmaktansa vazgeçilmesi yeğdir, diye düşünüp padişaha aktarırlar düşüncelerini.

Bu adam, derler, daha ortada su mu yokken kuru toprağı kazdırıyor size. Paranızı, malınızı boşu boşuna harcatıyor. Bu gidişle taşa toprağa yatırılacaktır paranız ve şehir yine susuz kalacaktır. Hem adam kalkmış, tepeleri düzlemeye, yerle bir etmeye. Buna hazine mi dayanır? Yoksa bu mimar gayptan haber mi almıştır da, size suyun debisini oradan mı söylemiştir? Su yok ki debisi olsun?

Su sevdalısı, hayır işine hazinesini vakfetmiş olan Kanuni’yi öfkelendirmeyi başarırlar sonunda. Yüreğine ateş düşmüş gibi yanına varır o sırada işiyle meşgul olan Sinan’ın. Kendisini yanılttığı iddia olunan mimardan hesap sormaya kararlıdır padişah.

Sinan dere sularını toplayıp kanallara almakla meşgulken, üstelik de en son dereye sıra gelmişken çıkagelir Sultan. Hem de hiç rastlanmayacak bir şekilde, yapayalnızdır. Kızgınlıkla sorar:

- Mimar, hani o bana anlattığın sular nerde?
Mimar Sinan önüne düşer Sultan’ın. Düşe kalka giderken kendisine mahcup etmemesi için Allah’a dua etmektedir sürekli. Gider görürler ki, dereden toplanan sular “lüle” denilen 30 küçük borudan akmakta, hatta 10 lülelik su da üzerinden taşmaktadır. Aradığı suyu karşında gören Kanuni rahatlar ama sormadan edemez:

- Mimar, beri gel, bana anlattığın suyun hepsi bu mudur yoksa başka yerlerde dahi su var mıdır?

- Evet saadetli Padişahım, iki derede daha benzeri sular var. Hatırlarsanız size 100 lüle su vardır diye rapor vermiştim. Şimdi tahminlerimizin ötesine geçtik; 150 lüle su çıkacağı kesinleşti. Üstelik de sıcak günlerde olduğumuz için sular şimdi azdır. Yağışlı mevsimlerde daha da artacağı kesindir.
Kanuni bir parça rahatlamıştır. Gönlünün ferahlaması ve projesinden hiçbir kuşkusu kalmaması için Sinan, üşenmeyip padişahı bir başka dereye daha götürür. Lülelerden yine suların taştığını gören Kanuni burada neşelenir ve sudan içmek ister. Tadından da hoşnut kalır ve Sinan’a bu hayırlı işe giriştiklerinden duyduğu memnuniyeti iletir. Hediyeler verir, hil’atler giydirir.

* * * *

Böylece dedikoducuların seslerini kesen Sinan’ın etkisiyle Sultan Bina Emini’nin sözlerini de dinlemez artık. Camilerini başarıyla inşa etmiş olan Sinan’a bu emin olamadığı konuda da güveni gelmiştir. Sinan çalışmalarını yürütürken, Kanuni de onu yalnız bırakmaz. Gelip çalışmalarının sonuçlarını gururla seyreder. Mimarı ödüllendirmeyi de ihmal etmez tabii ki.

Böylece Uzun Kemer, Kovuk Kemer, Güzelce Kemer, Mağlova Kemeri ve Müderrisköy kemerlerinden oluşan bu muazzam su tesisleri kompleksi ortaya çıktığında İstanbul’un uzun yıllar su ihtiyacı karşılanmış olacak, şehre göç başlayacaktır. Hatta Kanuni, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin bu kadar suyu şehre akıtmanın bir yerde kötü olduğu, insanların bu yüzden İstanbul’a hücum edecekleri uyarısıyla dahi karşılaşacaktır. Ne var ki, Kanuni kararını vermiştir bir kere. Niyeti insanlara faydalı olmaktır. Bunu da şu çarpıcı cümlelerle anlatır Sinan’a:

“Benim maksadım, bu su her mahalleye ulaşa. Çeşme yapılacak yere çeşme, yapılamayacak yere ise tatlı su kuyuları açıla ki, su onun içine uğraya. Ta ki her yerde ihtiyarlar, düşkün dul kadınlar ve çocuklar testilerini ve bardaklarını doldurup devletimin devamına dua eyleyeler.”

Sinan’ın yorumu şudur:

“Zamanın Süleyman’ına bu kadar insan ve cinin duası yeter. Çünkü kıyamete kadar gece gündüz genç ihtiyar demeden insanlar dualarından onun adını eksik etmezler.”
Baraj sularının kurumasıyla ortaya çıkan Mağlova Kemeri’nin unutulmuş hikâyesi budur ve bizzat Sinan’ın Tezkiretü’l-Bünyân’ından alınmıştır. Herhalde bu susuz günlerimizde olsun hatırlanmayı hak ediyor.

Kanuni ve Sinan’ın ortak vizyon ve emeklerinin nelere kadir olduğunu bu anlatıdan çıkarabiliriz. Kimsenin inanmadığı bir projeye engellemelere rağmen girişmişler ve sonunda gayelerine ulaşmışlardı. Çalışarak ve dua ederek… İkisi de aynı şey değil mi zaten?

h1

Sadeleşmek ve kendini korumak

Temmuz 28, 2007

MELİH ARAT

16/06/2007

Her yılın başında o yıl öğrendiklerimi aybeay yazmaya çalışıyorum. Yılbaşı her ne kadar aralık sonunda gelse de, bence yıl okulların kapanmasıyla haziran sonunda geliyor; Eylül 15′te okulların açılmasıyla birlikte başlıyor. Bu yıl benim öğrendiğim en önemli şey nedir diye sorarsanız; iç içe geçmiş iki şeyden söz ederim: Sadeleşmek ve kendini korumak. Yaşamımızda uygulandığı zaman müthiş etkileri olan iki araç.

Sadeleştiğimiz zaman kendimizi koruyoruz; kendimizi koruduğumuz zaman sadeleşiyoruz. Öncelikli olarak eşyalardan sadeleşmek gerekiyor. Yaşamımızda kullanmadığımız o kadar çok eşya oluyor ki… Elbise dolapları, elbiseleri almıyor. Birçok insan, birkaç eşyasını çok severek giyiyor; diğerlerini giymiyor. Yılda bazen bir defa, bazen iki yılda bir defa. Sevmiyorsak, o eşyalardan sadeleşelim. İhtiyacı olanlara verelim. Böylece hem dolabımız rahatlar; hem de elbise seçeceğimiz zaman işimiz kolaylaşır. Üstelik yazlık kışlık yer değişimleri de daha az zaman alır. Televizyondan sadeleşmeyi başarırsanız, uyumak, okumak, düşünmek ve konuşmak için zamanınız oluyor.

Araba sahibi olanlar, arabalarını park etmek, sigortalatmak, vergisini ödemek, bakım yaptırmak zorunda kalıyorlar. Halbuki araba sahibi olmayanların böyle bir derdi yok. ‘Araba sahibi olmayın’ demiyorum elbette. Ama araba sahibi olacaksanız bile, lüks bir araba yerine daha mütevazı bir arabaya sahip olmak daha uygun olabilir.

Evinde daha az eşyası olanlar taşınmak zorunda kalırsa rahatça taşınabilirler. Yemek yerken daha mütevazı tercihleri olanlar, daha az kilo alıyorlar. Tam teşekküllü bir sofra mı, yoksa bazen bir çorbadan ya da biraz meyveden ibaret bir tabak mı? Bir kebapçıya gidip bir çorba, bir lahmacun, bir kebap, bir salata ve üstüne de kadayıf yemek mi, yoksa bir lahmacun bir salata yiyip kalkmak mı? İkincisini tercih edenler, midelerine eziyet etmedikleri gibi, cüzdanlarını da dolu bırakacaklar. Aynı zamanda az yemek yemenin ödülü olarak, sindirim işi daha da kolay olacak; sindirimle uğraşmayan kafaya da uyku basmayacak; düşünmeye devam edecek.

Kendini korumadan hiç söz etmedim diye düşünebilirsiniz; ama aslında söz ettim. Daha az yemek yiyen bir insan aslında kendini, kendi sağlığını korumuyor mudur? Daha az eşyaya sahip olduğunuz zaman temizleme ihtiyacı da olmuyor; düzenleme ihtiyacı da… Sahip olmadığınız eşyalar aynı zamanda çalınamıyor da… Sonuç daha az stres.

Sadeleşmeyle ilgili en önemli eylem de insanlarla ilgili. Çevremizdeki insanlardan da sadeleşmeliyiz. Özellikle karadelik olanlardan, enerji yutanlardan. Sürekli şikayet eden, eleştiren, tembellik yapan, olumsuz elektrik yayan insanlardan, arkadaşlardan da sadeleşmeliyiz. Özellikle bu insanlardan sadeleştiğimiz anda kendimizi, ruh ve beden sağlığımızı korumuş oluyoruz.

Kendi yapabilecekleri işler için bizden yardım isteyen insanlar var. Yardım etmek güzel bir şey; ama onlar kendileri yapabilecekse biz karışmamalıyız. Kendimizi ve zamanımızı korumalıyız. Başkalarının işlerinden sadeleşmek gibisi yok. Bize inanılmaz zaman veriyor.

Sadeleşmek ve kendini korumak öyle güzel bir seçim ki, insana uyumak için zaman, gerçekten yapmak istediklerini yapmak için fırsat, daha uzun yaşamak için sağlık ve enerji veriyor.m.arat@zaman.com.tr

h1

Rahmetli Tevazu Efendi

Temmuz 26, 2007

ELİF ŞAFAK

19/06/2007

Bir zamanlar beyefendi bir adamcağız yaşardı bu topraklarda. İsmi: Tevazu Efendi.

Tevazu Efendi, kılığı kıyafeti yerinde, kendi halinde bir insandı. Eski ve köklü bir ailenin evladıydı. Büyük büyük dedeleri bu memlekette önemli yerlere gelmiş, mevki ve makam sahibi olmuş insanlardı. Her meslekten, her demden insan çıkmıştı onun ailesinden. Ama en çok “hattat” çıkmıştı. Hat sanatı pek yakışırdı bu aileye.

Ancak Tevazu Efendi’nin kendisi başka bir meslekte karar kıldı: Gazetecilik. Babasının ve dedesinin bütün nasihatlerine rağmen o yazının şekliyle değil, içeriğiyle ilgileniyordu belli ki. Yazı yazmayı kendine uğraş ve aşk olarak seçmişti.

Babıali insanıydı. Ne var ki Babıali’de sık sık rastlanan şişkin EGO ve iflah olmaz NEFS hastalığına yakalanmamıştı. Dedikodu ve iftiradan uzak dururdu. Kalemini saldırmak amaçlı kullanmaz, anlatmak ve aydınlatmak amaçlı kullanırdı. Her dinden, her dilden insanla dostluk kurabilecek kadar önyargısızdı. Kadın-erkek ayırımı yapmaz, insanlararası hiyerarşiler kurmazdı. Kozmopolit kültürün parçasıydı. Tevazu Efendi ailesinin son kuşağının son halkasıydı.

Tevazu Efendi, Osmanlı kültüründen kalma “üslup” ve adap bilirdi. Gündelik hayatta hal ve tavırlarıyla dikkat çeker, başkalarından ayrılırdı. Ne çığırtkanlık bilirdi ne dalaşma. Bağıra çağıra konuşma gereği duymaz, başkalarına sataşmaz, her insanı, okunacak bir kitap addeder, öylesine merakla ve özenle yaklaşırdı tüm kâinata. Hakikat ehlindendi. Tekke adabı bilirdi. Mutasavvıfların “ölmeden önce ölmek” dediği aşamadan geçmişti. Dolayısıyla ne “ermek” için yazardı ne de “edinmek”. Sadece ve sadece “olmak ve öğrenmek” için yazardı. Bir sonsuz yolculukta “var oluş” daima…

Ne ukalalıktan nasibini almıştı ne snobluktan. Ne özenti bir Batıcılık merakı ne romantize edilmiş bir Doğu. Özünde her insanın birbirine benzediğine, ortak hüzünlerden ve sevinçlerden geçtiğine inanırdı. İnsanın insandan öğrenecek çok şeyi olduğuna. Kişi ne kadar çok okur ve düşünürse o kadar “az” bilir aslında, o kadar az şey bildiğinin bilincine varır. İdrak eder. Cehalet cesaret verir, bilgi ise tevazu katar insana. Tevazu Efendi, bilgili bir insandı. Batı’nın literatürünü de okur Doğu’nun literatürünü de bilirdi. Toplumsal ilerlemenin ancak eleştiriyle mümkün olduğunu anladığından, eleştirilere yüreği açıktı. Kendisini eleştirenler dahil…

Tereddüt ederdi bu yüzden en emin olduğu doğrulardan bile. Dinlemeyi bilirdi başkalarını, danışırdı sık sık. Hiçbir gerçek mutlak sûrette inanılacak kadar kesin değildi ona göre, hiçbir fikir dogmalaştırılacak değil. Sallanan çocuk dişleri gibiydi hayatla bağlantıları. “Hamlet’ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla başkalarının zararına yol açmamıştır.” der Cioran. Çünkü onlar, hasarların en büyüğünü gene kendilerine verirler. Tevazu Efendi’nin de kimseye zarar verdiği görülmemişti bugüne değin. Ama başkalarından çokça zarar görmüştü kendisi. Tevazuya değer vermeyen bir iklimde yaşadığının farkındaydı.

Tevazu Efendi sizlere ömür. Sessiz sedasız çekti gitti aramızdan. Bugünkü Türkiye’de, ister siyaset ister akademi, ister sanat ister yazı âleminde ismi en az zikredilen, en az hatırlanan kişi oldu çıktı Tevazu Efendi.

Tevazu Efendi göçtü gitti bu âlemden. Yokluğu kocaman bir boşluk bıraktı geride, kültürümüzde. Bilhassa yazı çevrelerinde. Bazı bazı sorar dururum, acaba Tevazu Efendi’den geriye hiçbir şey kalmadı mı bu toplumda diye.

h1

Bakın şu farenin yaptıklarına

Temmuz 7, 2007

Prof. Dr. AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA
obesite20123123123se2.jpg
Teknolojİdeki ilerlemelerin hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını anlatmaya sanırım hiç gerek yok. Başta mikrodalga fırınlar, cep telefonları, bilgisayarlar, yazıcılar, DVD’ler… olmak üzere pek çok alet hayatımızın ‘olmazsa olmaz’ları olup çıkıverdiler. Bilgisayar ve internet olmadan yaşaması mümkün olmayan bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Ancak, hayatımızı inanılmaz ölçüde değiştiren teknolojinin ödememiz gereken bir faturası da var; atalarımız Her nimetin bir külfeti var sözünü boşuna söylememişler.

Fare-klavye hastalığı

Bugün, tıpta ‘Tekrarlayıcı zorlamalara bağlı hasar’ adıyla bilinen ve uzun süre bilgisayar kullananlarda ortaya çıkan bir hastalıktan bahsetmek istiyorum. Buna kısaca, ‘Fare-klavye hastalığı’ da diyebiliriz, çünkü hastalık bilgisayar klavye ve faresi kullananlarda aynı hareketlerin sürekli olarak tekrarlanmasına bağlı olarak el ve kollardaki sinir, tendon, kas ve diğer yumuşak dokularda meydana gelen zedelenmeler bağlı olarak ortaya çıkıyor. Sürekli tekrarlanan hareketlerin dokulardaki kan akımını bozabileceğini veya kaslardaki ağrı sensörlerinin aşırı hassaslaşmasına yol açabileceğini düşünenler de var.

Belirtiler öyle hemen değil, aylar hatta yıllar içinde gelişiyor. Başlangıçta parmaklarda, bilekte, kol ve dirsekte fazla rahatsız edici olmayan gerginlik, katılık, ağrı… hissediliyor; ama hastalığın ilerlemesi ile hem bu şikayetlerin şiddeti artıyor, hem de el ve parmaklarda uyuşukluk, karıncalanma, soğukluk gibi nörolojik belirtiler de ortaya çıkıyor. Ellerde koordinasyon bozukluğu ve güç kaybına bağlı olarak hareket kısıtlanması ve uygunsuz hareketler görülebiliyor. Birçok hastada geceleri artan ağrılar da oluyor.

İstatistiklere göre, gün boyu bilgisayar kullanan sekreterler, memurlar, gazeteciler, borsacılar daha büyük risk altında. Hastalığın bu mesleklerde yüzde 40’a varan oranlarda görülebileceği ileri sürülüyor. Sabahtan akşama, akşamdan gece yarılarına kadar oyun oynayan gençleri de unutmamak lazım.

Nelere dikkat etmelİ?

Klavye-fare hastalığını önlemek için bilgisayar kullanan herkesin titizlikle uyması gereken bazı kurallar var. Gereksiz bilgisayar kullanımından vazgeçmek, mesela oyun oynamamak.

Bilgisayar karşısında doğru oturmak. Masanın çok yüksek veya alçak olmamasına dikkat edilmeli. Bilgisayar kullanırken dik oturulmalı, ekrana veya klavyeye doğru eğilmemeli.

Klavyenin size bakan kenarının bir destekle birkaç santim yükseltilmeli. Uzun süre bilgisayar kullananlar, parçalı klavyeler ve bilek destekleri gibi ergonomik gereçlerden yararlanmalı.

İdeal kullanımın bile uzun zaman aynı şekilde sürdürülmesi de unutulmamalı ve arada gevşeme egzersizleri yapılmalı ve pozisyon değiştirilmeli.

Bilgisayarı kullanırken bilekler yanlara veya aşağı yukarı bükülmemeli, kullanıma ara verince el yanlara sarkıtılarak veya diz üzerinde dinlendirilmeli.

Büyük yazı karakterleri tercih edilmeli, ekranı görmek için öne doğru eğilmek zorunda kalınmamalı. Tuşlara döver gibi değil, yumuşak dokunmalı, fareyi sıkı değil hafif kavramalı.

Çift tuş fonksiyonlarında parmakları geren hareketlerden kaçınmalı, iki eli kullanmalı; omuzda telefon ahizesi ile bilgisayar kullanmamalı.

Tedavi de gerekebİlİr

Bu tedbirlerle rahatlamayanlarda bilgisayar kullanımının belirli bir süre tamamen yasaklanması, ağrı kesici ve romatizma ilaçları ile yoga, gevşeme egzersizleri gibi fizyoterapi yöntemlerine başvurulması da gerekebiliyor ahmetrasim@stargazete.com

h1

Ölmeden önce yapmamız gereken 1 şey!

Temmuz 2, 2007

GÖKHAN ÖZCAN

yaşlı adam

Yayıncılar da, okuyucuların büyük bir kısmı da böyle kitapları çok sever. Eskiden “10 Derste Kız Tavlama Sanatı”, “21 Derste Mat Garantili Satranç”, “Kekinizin İyi Kabarması İçin 800 Altın Kural” tarzında kitaplar modaydı. Duvarları pembeye boyalı her evde bu kitaplardan bir kaçına rastlardınız. Öyle evlerde ev sahibini bir kenara çekip, “Tuvaletin nerede olduğunu doğrudan söyleyebilir misiniz, yoksa kitaplığınızda ‘Sizi Tuvalete Götürecek 10 Adım’ isminde bir kitap mı var?” diyesim gelirdi.

Şimdi bunları geçtik. Artık her şey daha sektörel… Biliyorsunuz bu cümleyi de, “Şimdi her şey daha duygusal!” şeklinde kodluyoruz. Duygusallığın neyle özdeş hale geldiğine bir bakın! Ama buna alışmak durumundayız. Yani bu berbat kurguyu hayatımıza giydirenler bize alışmamız gerektiğini söylüyorlar. Onların yeni icatları, “Ölmeden Önce” tarzında seri kitaplar… “Ölmeden Önce Okumanız Gereken 100 Kitap”, “Ölmeden Önce Seyretmeniz Gereken 1000 Film”, “Ölmeden Önce Yemeniz Gereken 92 Herze”, vs… Artık hemen her gün böyle kitaplar çıkıyor ve kitap “market”lerinin vitrinlerinde baş köşeye kuruluyor. Eminim bir yerlerinde son kullanma tarihleri de yazıyordur. Organik ve hormonlu olarak çeşitleri bulunmasına da hiç şaşırmam.

Ben bütün bunları bugünün hayat karakteristiğine uygun “aptalca” gelişmeler olarak görüyorum. Elbette bu işi yapıp tonla para kazananların aptal olduğunu söylemek de bir tür aptallık olur. Ben de zaten bunu söylemiyorum. O zaman neyi kastediyorum? Adımızı tüketici koyarak yılın her günü ruhumuza abuk sabuk kılık kıyafetler giydirmelerine izin vermemize neden olan o beyin boşluğu salgısından sözediyorum. İşte ben buna birinci sınıf aptallık diyorum. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Bizi aptal yerine koyuyorlar, bizde sırıtarak aptallığın yakışıp yakışmadığını soruyoruz!

Ne aptallık!

Yaşamakta olduğumuz anla, ölüm anı arasındaki süreyi ne yaparak dolduracağımız konusunda bir fikrimizin olmaması, bu aptallık kıyafetinin ruhumuza yakışmasına neden oluyor. İnsan neden kuracağı hayali, okuyacağı kitabı, seyredeceği filmi, yiyeceği herzeyi bilemesin ki! Kendi geleceğiyle, kalan kısacık ömür parçasıyla ne yapacağını neden bilemesin ki! İnsan ne tarafa yürümesi gerektiğini neden kitaplardan öğrenmek zorunda olsun ki!

Ama öyle, maalesef öyle…

Gündelik saçma sapan koşuşturmaları, mekanik mesaileri, rutin hayat akışını ellerinden alsanız ne yapacağını bilemeden öylece ortada kalıverecek bir sürü milyar değil miyiz bu yeryüzünün üstünde? Öyle olmasak, içinde debelendiğimiz bu şeye hayat deyip sımsıkı sarılır mıydık? Elimizde sadece bize öğretilen bu kurgu kaldı. İnsan olarak biz daha önce neydik? Gökyüzüne bakınca içimizden ne geçirirdik? Maddiyatın asla yolunu kesemeyeceği hangi hayalleri kurardık? Bir yudum iyi demlenmiş çay içtiğimizde bütün benliğimizi kaplayan o sıcaklık neydi? Elektrikler kesilip teknolojinin bütün fişleri çekildiğinde kim olurduk? Öyle kopmalarda içine düştüğümüz o kocaman zamanı nereden hatırlıyoruz?

Velhasıl şunu söylüyorum, o zokaları yutmayın.

Ölmeden önce yapılacak tek bir şey var: Yaşamak!

Ama hakkını vererek yaşamak! gozcan@yenisafak.com.tr

h1

Ya Roma Yoksa?

Haziran 21, 2007

RASİM ÖZDENÖREN

Gücü elinde tutan yalnızca hukuku elindeki güce göre yorumlama imtiyazını elinde bulundurmakla kalmaz, kendi yorumunun meşruiyYa Roma yoksa?etini sağlama sadedinde gerekli manipülasyonu kullanmak suretiyle kamuoyu oluşturma yolunun taşlarını da döşer.

İnsanın neye inanacağını şaşırdığı bir çevrimden geçilebilir.

Bir gün önce inandığınız olguların, bir gün sonra geçersiz kılındığını görmek mümkündür.

Hayvan çiftliğinde domuzlar ne yapsa mubahtır. Domuzların sözcüsü ne derse doğru olan odur. Bazı hayvanlar hafızalarını zorlayarak bir şeyler hatırlamaya çalışsa da, her şey boştur.

Bir gün önce, bize kahraman diye tanıtılan biri, bir gün sonra bakarız ki, sefil bir mahlûk haline dönüşüvermiş.

Bir gün önce kahramanlar listesinde adı yazılı olan biri, bir de bakarsınız, ülkesinde yaşayamaz hale gelmiş… Ülkesini terk etmek zorunda bırakılmış…

O zaman, vah onun haline ve vay o ülkede yaşamaya devam edenlerin haline…

Artık, ülkede olan biten bütün olumsuzlukları bir başkasının sırtına yüklemek işten değildir.

Bir cinayet mi işlendi! Bunu o yapmıştır…

Bir hırsızlık mı vaki oldu! Bunu o yapmıştır…

Kötüye giden bir olayla mı karşılaşıldı! Müsebbibi odur…

Artık sebep bellidir: sebep, daima o’dur!

Ama bir gün karşımıza ondan başka birilerinin de bulunduğu gerçeği çıkıverse, acaba ne yapabiliriz? İlkin şaşırırız elbet.

Şaşırırız, çünkü, toz kondurmak istemediğimiz birilerinin karartısı çıkar gibi olur karşımıza…

Nasıl olur, diye sorarız, bu karartının arkasında bulunduğunu düşündüğümüz gerçeklik tam da bizim kahramanımız değil miydi?

O değil miydi bizim kurtarıcımız?…

Şimdi onun şahsında bir hainle mi karşılaşacaktık?

Bu nasıl olabilir? Olabilir mi?

Durum, tıpkı, Roma seferine çıkmış komutanın, yolun bir yerinde kafasına saplanan şu zalim soruya denk düşer: ya Roma yoksa?

Ya eşkıya yoksa?..

Ya, var olduğu farz edilen eşkıya bir vehimse?..

Ya o vehim, benim zihnime, benim kahramanım tarafından zerk edilmişse?

Ya benim kahramanım eşkıya ile işbirliği içindeyse?..

Ve en kötüsü, bütün kötülükler, o eşkıyanın şahsında benim kahramanım tarafından kotarılıyorsa?..

İnsan, böyle bir şeyin gerçekliğini kabul etmektense, o gerçekliğe asla tanık olmamak için boynunu ipe uzatmaya razı olabilir…

Ve bir gün, günlerin en meşumunu yaşamak da mukadder olabilir ve o gün, insana, eşkıya yok, denebilir…

O gün, insanın hayatının karardığı gündür…

O gün, eşkıya ile kahramanın aynı kişinin şahsında tecessüm ettiği gündür…

O gün, ya Roma yoksa sorusunun beyninize saplanmasından daha zalim bir hali yaşarsınız. Çünkü ya Roma yoksa sorusu, sizin Roma’ya düzenlediğiniz seferi önlemez, olmayan Roma’ya doğru seferinizi sürdürmekte beis yoktur.

Fakat Roma’ya düzenlediğiniz seferin, sizi dön dolaş Kartaca’ya çıkardığını görmeniz zalim olmakla kalmaz, beklenmedik olanın yıkıcılığını da taşır…

Şizoit yaşantının tahammül edilemez parçalarının tümünün o ânın içine sıkış tıkış yerleştirildiğini görebilirsiz. Ve bir anda, yoksa ben baştan beri mi bu şizofreniyi yaşıyordum da farkında değildim, olursunuz…

Ya ben yoksam sorusu, ya Roma yoksa vehminden daha zalimce değil midir?..rozdenoren@yenisafak.com.tr